Yunanistan'ın durmuş oturmuş ünlü sosyalist partisi Pasok, 3'üncü kez yine kazandı seçimleri. Yeni Demokrasi Partisi 2'nci, Komünistler de 3'üncü parti olarak girdiler Yunan Meclisi'ne...
2'nci Dünya Savaşı'na da katılmış olan Yunanistan'ın gösterdiği değişim ve gelişimler, Ankara ile ilgili o kadar çok çağrışım yaratıyor ki insanda...
Bunların başında bizim Cumhuriyetçiler'in, "Türk'e Türk propagandası yapma" dışında, gerçekçi bir edebiyatla ekonomik eleştirileri yasaklaması geliyor.
1940'lı yıllarda, halk yığınlarının, özellikle de köylülerin yoksulluğundan söz eden kalemlerin üstüne, tüm yaşamlarını yakıp yok edecek kezzaplar dökülürdü...
O dönemlerin acısını çeke çeke kaybolup gitmiş olan ozan ve yazarların da elbet bir gün belgeselleri yapılacaktır...
Özellikle Ankara'da yoksul giyimli, yalınayak köylülerin bulvarlarda görünmesi pek istenmezdi. Polisler onlardan birini görünce hemen yanlarına giderler:
- Hemşerim haydi bakayım, arka sokaklardan yürü, derlerdi.
Adam başına düşen ulusal gelirden kimsenin haberi yoktu; ülke arazilerinden yüzde kaçının Hazine'ye ait olduğundan, dolayısıyla siyasetçi tasarrufu altında bulunduğundan da..
Toprakların kadastrosunun neden bir türlü çıkarılmadığını kimse sormazdı, orman yollarının neden yapılmadığını da..
Ankara'yı övenler ise ihya edilirdi. Tıpkı vaktiyle Padişah efendilerini öven kasideciler gibi..
1947'de Yaşar Nabi, Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ünü yayınladığı zaman ortalık birbirine girmişti..
CHP içinde "35'ler hareketi" diye bilinen, daha demokratik bir değişimciliğin; o sıradaki öncülerinden Nihat Erim, özel sohbetlerinde "Bizim Köy"ün toplatılmaması gerektiğini savunurdu...
Ancak demokrasinin soyut övgüsünü yapma dönemi başladığı halde, ne köylünün yoksulluğundan söz etmeye kimsenin dili varırdı; ne Türk Ceza Yasası'nın, Faşist İtalyan Ceza Yasası'ndan, -daha da ağırlaştırılarak yapılmış- bir çeviri olduğundan söz etmeye...
Basmakalıp bir hamaset edebiyatı her zaman vitrindeydi. Okullarda genç kuşakların ne tarih bilinci geliştiriliyordu, ne de hukuk bilinci...
"Hükümet" eşit "devlet" demekti. O nedenle de kamu görevlileri, yani kaymakamlar, valiler, emniyet müdürleri devleti temsil ediyorlardı. Millet, devleti temsil edenlerin emirlerine uymak zorundaydı. Her ne kadar Büyük Millet Meclisi'ndeki Başkanlık kürsüsünün arkasında, "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diye yazsa da...
Müthiş bir kavram karışıklığı ile içi boş hamaset klişelerinin son tahlilde ortaya koyduğu gerçek; "mutlakiyet" döneminde, Padişah efendilerinin kulları olarak doğduklarına inanan kitlelerin; Cumhuriyetçiler tarafından, her ne kadar "vatandaş" sıfatıyla etiketlenmiş de olsalar, yine kulluk koşullanması içinde tutulduklarıydı...
Gerçi resmi bayramlarda kurulan zafer taklarının üstünde "Köylü efendimizdir" diye yazıyordu ama, köylülerin yediği jandarma dayağındaki yoğunlaşma da, yine en çok o dönemlere rastlıyordu...
Tek parti egemenliğine göre yapılmış bir Anayasa ile, Washington'un etkisi altında gidilmiş olan çok partili 1950 seçimlerinde, Demokrat Parti'nin beklenmedik bir oy patlaması yapması, biraz da köylülerin yedikleri jandarma dayağına karşı gösterdikleri tepkinin sonucuydu..
Nihayet 2000 yılına da geldik. Yunanistan Avrupa Birliği üyesi. Enflasyonu çok düşük. Adam başına düşen ulusal geliri 10 bin doların üstünde...
Biz Avrupa Birliği üyeliğine henüz adayız. Enflasyonu ancak 3 yıl sonra tek haneli bir sayıya indirme umudundayız. Adam başına düşen ulusal gelir ise 3 bin doların altına indi. Parlamentomuzda ne bir sosyalist partisi var, ne de bir komünist partisi...
Gizli cinayet çeteleri, Mafia ilişkileri, eroin trafiği, denizlerdeki kirlenme, orman yangınları ve hukukun üstünlüğünü bir türlü benimseyememek sürüp gidiyor. Ya ziyan edilmiş onca değer?..
Doğrusu bazen üzülüyor insan hani..