Seattle, bir dikdörtgeni andıran ve neredeyse bir kıta büyüklüğündeki Amerika'nın haritayı önünüze koyduğunuzda sol üst köşesinde. Pasifik Okyanusu'nun kıvrımlarla sokulduğu iç koyların yanıbaşında, yemyeşil tepelerin göllerle bölündüğü göz okşayıcı yamaçların üzerine yayılarak kurulmuş, doğanın kendisinden hiçbir şey esirgemediği güzel mi güzel bir şehir... Hele, gerek doğu, gerekse batı ufkunda uzanan karlı sıradağlar, Seattle'a eşsiz bir panorama sağlıyorlar. Amerika'da daha güzel bir şehir var mı, sorusunu, insan Seattle'ı gördükten sonra, sormadan edemiyor...
Seattle'ın tek "kusur"u, yılın büyük bir bölümünde çiseleyen yağmur bir yana bırakılırsa, genellikle göğü örten grilik. Kimisine göre, Seattle'ın Microsoft'un, Amazon.com'un ve tüm Amerika'yı kaplayan kahve zinciri Starbucks'ın "karargâhı" olması bir raslantı değil. İnsanın içini büzen gri gökkubbesinden ötürü, Seattle'ın kendini kahveye ve "software" yani bilgisayar yazılım programları üretimine vurduğunu iddia edenler var. Akdeniz dalgacılığına imkân bırakmayan ikliminde, soğukluğundan ötürü girilmesi mümkün olmayan sularında, insanların yapacağı ne olabilir? "Bunun üzerine" diyorlar, Bill Gates, Seattle'lılara "girin içeri; bilgisayar yazılım programı üretin demiş olmalı"...
Şansıma, Seattle beni, pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzü ve cömert bir güneşle karşıladı. Seattle'a gelip, Microsoft'un merkezine gitmemek, Mekke'ye gidip Kâbe'yi görmeden dönmeye benzediği için, Microsoft'un yolunu tuttuk. İki yüzyıl önce, Manchester'da tüten bacaların anlamı neyse, Seattle'da Microsoft'un gepgeniş bir alana yayılmış 120 binasının bulunduğu kampusu o. Orada, "21. yüzyılda dolaşmış" oluyorsunuz.
Bundan sekiz yıl önce, Bülent Ecevit'in yolu da Seattle'a düşmüş. "Microsoft'u gezdi mi" diye sordum; "hayır" cevabını aldım. Şaşırmadım. Halâ iki parmakla daktilo yazan, araba kullanmasını bile bilmeyen, bilgisayarla yazı yazmayı merak etmemiş bir siyaset adamı profili...
Ecevit, bu özelliğinde yalnız değil. Cumhurbaşkanı koltuğunda bir ay daha oturmaya devam edecek olan Süleyman Demirel de, aynen öyle. Ömründe araba kullanmamış, bilgisayardan haberi yok; hatta daktilo ile yazı yazmış olduğu bile şüpheli.
Türkiye'deki çarpıklığın en çarpıcı simgesel ifadelerinden biri bu. Microsoft'ta 18 bin kişi çalışıyor ve bunun 60'ı Türk. Bazıları, üst düzey yönetici pozisyonlarda. Önemli bir bölümü çok genç. Bunlardan biriyle tanıştım. Türkiye'den gelip göreve başlayalı, üç hafta olmuş. Seattle, Boeing'in de merkezi. Boeing'de de önemli miktarda Türk mühendis görev yapıyor.
Bunlar da pek simgesel anlamlar taşıyorlar. Dünyanın en önemli teknoloji merkezlerinde genç Türk insanları; Türkiye'nin başında ise dünyanın kazandığı yeni özelliklerden haberi olmayan, daha beteri merakı olmayan ihtiyar yöneticiler. Bu, müthiş bir çarpıklık...
Bunlardan koltuğuna yapışan biri, TBMM tarafından "emekli"ye sevkedildi. Daha bir hafta önce, kendisinin "tavuk besleyecek, çiçek yetiştirecek adam olmadığını" söylüyordu. Araba kullanması bilmez; bilgisayar denilen âleti gördüğü bile şüpheli. Tavuk beslemeye ve çiçek yetiştirmeye de dudak büker. Peki, böyle birisi kendisine nasıl bir hayat rolü biçiyor? Cumhurbaşkanlığı!
Bunun gibi bir başka 28 Şubatçı asker emeklisi, "Hanımın kabul günlerinde evde oturacak, ya da emeklilik günlerini kahvede geçirecek adam olmadığını" söylemişti. Peki, bu, kendisine nasıl bir emeklilik tasarlamıştı? Cumhurbaşkanlığı! Aşağısı kurtarmıyor.
İşe yaramaz insanlar, Türkiye'nin başına çökmek istiyorlar. Türkiye'nin en parlak, isimsiz, genç insanlarının ise, ülkenin başına çöreklenmek gibi bir dertleri yok; ta Pasifik kıyısında hayatlarını kazanıyorlar.
Türkiye, bu pusula kullanmasını bilmeyen kişileri kaptan köşkünden indirdiği vakit, açık denizlerde suları yararak ilerleyen bir gemi olacak. Biri gitti. Onu, kaptan köşkünde tutmak için, tehdit, şantaj, hukuk ihlâli, ahlâk dışı ne kadar girişim varsa tümünü deneyen ama "iki gün sonrasını görmekten aciz" kişiler, şimdi, salı günü toplanıp "yeni cumhurbaşkanı"nı belirleyeceklermiş...
Ne hakla!