kapat

06.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
GÜLAY GÖKTÜRK(gokturk@turk.net )


Hangi güvenin bunalımı

Salı günü yayınlanan "Gizli oy niçin verilir" başlıklı yazıma "inanılır gibi değil" diye başlamıştım.

İnanamadığım şey; başta Ecevit, koalisyon liderlerinin birinci oylamanın "fire"lerini tespit için dedektiflik yapmaya kalkışmalarıydı. Bu tutumun gizli oyun ihlali anlamı taşıdığını ve Anayasa'ya aykırı olduğunu yazmıştım.

Bugün (çarşamba) olanlar daha da inanılmaz.
Ülkenin başbakanı, kritik bir oylama sabahında bir basın toplantısı yapıyor, gizli olması gereken oylamanın açık yapılması için Meclis'e baskı yapıyor. Yani resmen ve alenen anayasayı ihlal suçu işliyor. Gerekçe olarak da "Daha önce de yapılmıştı, birşey olmaz" diyor...

İşte bu noktada, Ecevit'in "ikinci yüzü"yle bir kez daha karşı karşıya kalıyoruz.

Bu "ikinci yüz" söyleminde demokrasiyi ve ilkeli olmayı kimselere bırakmayan Ecevit'in, işler biraz sarpa sardığında nasıl su katılmadık bir demokrasi karşıtı olabileceğini gösteriyor.

Biz Ecevit'in bu yüzünü son olarak Merve Kavakçı olayında görmüştük. O gün, işler kendince "sarpa sardığında" milletin daha dün seçtiği bir milletvekilinin yine milletin meclisinden atılması çağrısı yapan Ecevit'le bugün istediği Anayasa değişikliğini çıkartmak için Anayasa ihlaline kadar gidebilen Ecevit aynı Ecevit'tir. Ve Ecevit'in sergilediği bu ikili tablo bize şunu göstermektedir:

İşler yolunda gittiği zaman "demokrat olmak", ilkelerden, hukuktan bahsetmek kolaydır. Zor olan, işler sizin istemediğiniz mecralara gittiği zaman demokrat olabilmek, hukuka saygılı kalabilmek, ilkelerinizi koruyabilmektir.

***

Bu yazıyı yazmak için oturduğumda, Meclis'teki kritik oylama henüz yeni başlamıştı ama Meclis'in nabzını elinde tutan bütün siyasetçiler ve siyasi yorumcular TV ekranlarındaki değerlendirmelerinde 367'nin bulunmasının çok zor olduğu noktasında birleşiyordu.

Yine ortak kanaat oydu ki, Ecevit'in yasamayı baskı altına almaya yönelik açıklaması ters tepecekti.

Birçok gözlemci istenilen Anayasa değişikliğinden o kadar umudu kesmişti ki, ertesi gün doğması beklenen hükümet krizi tartışılmaya başlanmıştı bile: Bu olay, koalisyon üyesi partiler arasında ciddi bir güven bunalımı yaratacak ve bir hükümet değişikliği gündeme gelecekti.

Böyle söylüyorlardı.
Onlar böyle söyledikçe benim de aklıma geçenlerde bir arkadaşımın el sıkışma geleneğinin tarihçesiyle ilgili anlattığı ilginç hikaye geliyordu: Rivayete göre, el sıkışma iki hasım karşılaştıklarında birbirlerine karşı saldırıya geçmesinler diye birer kollarını "bağlamak" için icat edilmiş. Bu hikayenin doğru olup olmadığını bilmem ama bizim koalisyonların kuruluşu sırasında izlediğimiz el sıkışma sahnelerine "cuk" oturuyor.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Biz o el sıkışmalarının "güven" işareti olmadığı, hepsinin kafasında binbir tilki dolaştığı ve şartlar biraz değiştiğinde birbirlerinin ayağını kaydırmak için her yola başvurabileceklerini bilmiyor muyuz?

Onları koalisyon ortağı olmaya iten şeyin birbirlerine duydukları güven değil, güçler dengesi ve meclis aritmetiği olduğunun farkında değil miyiz?

Olmayan bir güvenin bunalımı da olmaz.
Eğer Anayasa oylaması ertesinde bir hükümet değişikliği gündeme gelirse, bunun sebebi "güven bunalımı" değil, değişen dengeler ve gündeme gelen yeni siyasi hesaplardır.

Koalisyonlar, tokalaşanlardan biri yumruk atmak üzere elini kurtarmak istediği zaman bozulur.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır