Bu günkü gazete manşetleri, dilimize yeni malolan bir depremci deyimiyle, bakalım Ankara siyasetini nasıl tetikleyecek?
65 milyonluk nüfusun en zengin kesimini oluşturan 13 milyonluk dilimi, -kademeli olarak- ulusal gelirin yüzde 55'ini paylaşıyor.
Ya en yoksul bölümünü oluşturan 13 milyonluk dilimi, yüzde kaçını paylaşıyor?
Yüzde 4'ünü.
Ulusal gelir paylaşımında en zengin dilimi oluşturan nüfusun baştaki "beşte bir"i; nerdeyse 14 kat daha fazlasını alıyor, nüfusun en yoksul dilimini oluşturan sondaki "beşte bir"in...
Oysa bir toplumda nüfusun en zengin dilimi ile en yoksul dilimi arasındaki gelir dağılımı oranı; birinci dilim için, yoksul dilimin aldığı payın 3 katını aştı mı; orada bir bela bataklığı oluşuyor demektir.
Bu günkü gazete manşetleri ne olursa olsun, Ankara siyaseti şimdiyedek neden ulusal gelir dağılımındaki korkunç uçurumları bir türlü kapatamadı?
Ve şimdiden sonra kapatabilecek midir?
Asıl sorun budur.
Tarihsel akış içinde, ekonomi mi siyaseti belirlemiştir, yoksa siyaset mi ekonomiyi?
Globalleşme sürecine gelinceye kadar her ikisi de birbirini...
Globalleşme sürecinde ise teknolojinin önü iyice açıldığından, evrensel ekonominin rüzgarları; Türkiye gibi, biraz da globalleşmeye yatkın duran ülkelerin yerel siyasetini, iyice etkilemeye başlamıştır.
Örneğin Arnavutluk da idam cezasını kaldırdıktan sonra, Avrupa ülkelerinin hiç birinde idam cezası kalmamıştır, Türkiye hariç...
Türkiye artık daha da inatlaşabilir mi idam cezasını kaldırmamakta?
Ankara siyaseti, global sermayenin ekonomik topoğrafyasına uyum sağlamakta geciktikçe ne olur?
Halk kitleleri yavaş yavaş ilgilenmez olurlar Ankara siyasetiyle..
Zaten dikkat ederseniz, bir süreden beri eğlence programlarıyla, cinsel konular ve Mafya dedikoduları, daha ağır basmaya başladı Ankara siyasetine...
Bunu karamsarlıkla karşılamamak gerekir...
Bir toplumun kalite düzeyiyle, siyasetçilere duyduğu ilgi, ters orantılıdır. Kalite ne kadar düşükse; siyasetçilere ilgi o kadar büyür. Herkes kendini kurtaracak siyasal bir baba aramaya başlar...
Yok, kalite yukarı doğru çekiyorsa; kişiler, kendi ellerinden tutacak siyasal bir kurtarıcı, siyasal bir baba aranmaktan da vazgeçmeye başlarlar.
Meslek sahipleriyle Hazine'den geçinenler arasında normal bir denge kurulur. Marangoz, terzi, elektrik teknisyeni, "sıradan birer kul"; Vali ise "Devlet'in koskocaman Valisi" olarak değerlendirilmez artık...
Kamu görevlileri arasındaki "önemliler hiyerarşisi" yanında; boğayı boynuzlarından tutup her gün yere çökertenler arasındaki "değerliler hiyerarşisi" de; toplumsal mayayı, enternasyonalleştirmeye başlar...
Yani efendim, globalleşmenin dinamizmiyle bütünleşmiş bir çağdaşlık çıkar ortaya...
Bütün bu değişim ne zaman mı hız kazanacaktır?
Kul'luk koşullanmaları arındıkça ve yerel statükoculukla "idare-i maslahatçılık" global sermayenin önünü kesmedikçe...
Çünkü artık global sermaye, gün günden artan üretimlerini pazarlayabilmek için, yoksul kitleleri de zenginleştirmek zorundadır. Ayrıca, siyasal egemenlerin, halk kitlelerini yoksul bırakan anlamsız savurganlıklarını da saydamlaştırmak zorundadır...
Hiç kuşkunuz olmasın güzel bir gelecek bekliyor Türkiye'yi, tabii daha çok globalleştikçe...