TEM yolundan Gazi mahallesi sapağına giriyorum hatıramda o yüz ve ellerle, o ev ve ağaçla, o sokak ve caddeyle...
Sekiz-on polis kimlik kontrolü yapıyor. Sanırsın Tortum şelalesi dibinde öğle uykusundasın. Ses de kesmiş sesini, sessizlik de...
Çıt yok, TEM üzerinde gölgeleri kaybolan taksilerin, otobüslerin, kamyonların gürültüsünden başka.
Oysa ben "insan" sesi arıyorum, sessizliğin sesini değil.
Üst başından yürümeye başlıyorum Gazi caddesinin. 1297 sokağı geçiyorum, 1300 de, 1351 de...
Çünkü Gazi'de her bir şeyin adı var da, bir sokakların adı yok.
İsmet Paşa caddesine çıkıyorum.
Benimle birlikte bir polis panzeri de çıkıyor caddeye...
Birlikte yürüyoruz panzerle.
1345 sokağın başında duruyorum, tam karşı köşede "Doğu Kıraathanesi" boşalmış...
Birden bir "boşluk" duygusuyla sarsılıyor yüreğim.
Sahi, bütün bir semt de boşalmış olmasın bugün. Caddelerde ne kadar az insan, pencerelerde ne kadar az kadın, sokaklarda ne kadar az çocuk, balkonlarda ne kadar az çamaşır...
Ve ne kadar az ses, ne kadar çok sessizlik...
Tabelası olmayan bir kahveye giriyorum, o ses ve sessizliğin kimliğini öğrenmek niyetine...
Öğreniyorum da...
Duvarda Sıvasspor'un renkli bir tablosu... İki masada hemşehriler okey oynuyor, bir masada da hoşgin...
Önce bir sandviççi giriyor kahveye, o çıkınca da simitçi...
Kimse kafasını kaldırıp bakmıyor ikisine de...
Bir çay içip masaya 100 lira bırakarak caddeye çıkıyorum.
Taner Mobilya'nın vitrinine takılıyor gözlerim. Vitrinde bir kağnı maketi.
Kağnı, bu mahallede yaşayan bütün insanların, sokakların, evlerin, ağaçların, sesin ve sessizliğin İstanbul nüfusuna kaydolmadan önceki hayatlarının hatırası olarak duruyor.
O ses ve sessizlikte "Nevruz"un hatırası olarak bir de...
REFİK DURBAŞ