Önce hukuk:
Necmettin Erbakan'ın mahkumiyet kararı Yargıtay'a gidecek. Yargı süreci tamamlanmadığından yorum yasak. Ama ilkeyi tartışabiliriz:
"İktidara gelişimiz kanlı mı olacak kansız mı" diye soran bir siyaset adamını, hiçbir demokratik sistem cezasız bırakmaz.
Bırakmamalıdır!
"Kan" üzerinden siyaset yapılamaz çünkü; yapılmamalıdır...
O anlamda siyasette şiddet kışkırtıcılığının ve ırkçılığının "açık ve yakın bir tehlikeye dönüştüğünde" yasaklanması ve cezalandırılmasından yanayım.
Ama "Erbakan"ı mahkum eden Türk Ceza Yasası'nın 312. maddesi bununla sınırlı değil.
"Sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahrik edenler"i cezalandırma amacıyla yazılan madde, uygulamada her türden "sakıncalı" görüşü yasaklama ve muhalif düşünceyi mahkum etme amacıyla kullanılıyor.
Kadere bakın ki, iktidardayken 312. madde ile hiç ilgilenmeyen, hatta değiştirilmesi girişimlerini engelleyen Erbakan, ünlü maddenin son hedefi oldu...
Şimdi siyaset:
Bu karar Erbakan'ın siyaset hayatının sonu mu demek?
Yok canım..!
Bilmez misiniz ki, -bir MSP milletvekilinin deyişiyle- "Hoca, lastik gibidir. Basınca ezdim sanırsın; bırakınca eski haline geliverir!.
Bugüne dek her yasak, her ceza, her darbe, Erbakan'ı biraz daha büyütmeye yaramıştır. Dün yıldönümünde andığımız 12 Mart'tan başlayalım.
12 Mart'tan sonra, gericiliğin asıl panzehiri olan sol düşünceyi ezerken, "AP yeniden iktidar olmasın" ve "sol büyümesin" diye Hoca'yı İsviçre'den alıp getiren askerler değil miydi?
1973 Martı'nda İsviçre'de kendi halinde bir "göçmen" olan Erbakan, 9 ay sonra nasıl Başbakan yardımcısı olabilmiştir?
12 Eylül'e gelelim...
O zaman da "Erbakan bitti" deniliyordu. Kendisine 10 yıl siyasi yasak getiren 1982 Anayasası kabul edildikten 8 ay sonra Refah Partisi'ni kurdurdu; başına geçti ve iktidar oldu.
Sanırım hiçbir ceza Erbakan'ı "iktidar cezası" kadar yıpratmamıştır. Hoca, ne zaman ki iktidar oldu ve o güne kadar eleştirip durduğu ne varsa (İsrail'le ilişki kurmaktan, dinci subayların ordudan tasfiyesine kadar) altına imza koydu, temsil ettiği hareket erimeye başladı.
Fazilet'in aldığı oy, Refah'tan yüzde 5 daha azdı.
Son dönemde parti içinde Erbakan'a muhalif bir çizgi açıkça ortaya çıkmış, demokratik bir mücadele filizlenmişti. "Değişim yanlıları" kongreye alternatif bir başkan adayıyla girmeye hazırlanıyorlardı.
Siyaset, doğal "tasfiye süreci"ni devreye sokmuştu.
Son karar Abdullah Gül ve "değişimciler"in işini kolaylaştırır mı?
Sanmıyorum.
Gül, şimdi "mazlumun tahtı"na oynayan bir "fırsatçı aday" olarak eleştirilecektir.
Üstelik Köşk için anahtar haline gelen Fazilet Partisi, Erbakan'ı kurtarma telaşıyla pazarlıkları 312. madde üzerinde yoğunlaştıracak, o üzerine titrenen istikrar uğruna bu işten yine Fazilet kârlı çıkacaktır. Erbakan'ın mahkumiyet kararının üzerine bir de Fazilet'in kapatılma kararı gelirse bu, Hoca'nın siyasi pozisyonunu iyice güçlendiren bir "can simidi"ne dönüşecektir.
Tarih bize gösteriyor ki, siyaseti yargı kararları ya da tepeden müdahalelerle doğal mecrası dışına çıkarırsanız, o, ne yapıp ediyor ve bir süre sonra suları yeniden eski bildiği yola sürüklüyor.
Sonuçta, hukuki ya da askeri müdahale, hedef alınan hareketi tasfiyeye yetmediği gibi, bu müdahaleden zararlı çıkan da, yine demokrasi ve ona inanan güçler oluyor.
Sosyo-politik sorunların çözüm mecrası yine politika olmalıdır.
Çare, siyasetin doğal muhalefet kanallarının açık tutulmasıdır.