Bakışları çakmak çakmaktı. Şakaklarının atışı belli oluyordu. Hızlı hızlı soluyor, dişlerini sıkıyordu. Elimi alnına uzattım. Ateşe dokunmuş gibi irkildim:
- Yahu sen hastasın, dedim.
Bakışları üzerime dikildi. Kısılmış dişleri arasından mırıldandı:
- Söyleme bunu.
Bir müddet öyle kaldı. Ne yapıp yapıp kurtarmak gerek bu zavallıyı, diye düşünüyordum. O düşüncemi anlamıştı; fakat gerçeği duymaya tahammülü yoktu. Hep mırıldanıyordu:
- Söyleme bunu.
Birden sarsılarak kusmaya başladı.
- Olmaz böyle, hastasın sen.
- Ne olur söyleme bunu...
İki büklüm kıvranıyor, gerilmiş parmaklarıyla tutunacak bir yer arıyordu.
- Kardeşim, bir doktor çağıralım. İlaç versin, iğne yapsın, dayanamayacaksın.
Dişlerinin arasından tükürür gibi:
- İyiyim, diyordu, demir gibiyim, söyleme bunu.
Sözde dostu geçinen birkaç kişi vardı. Bize kaş göz ediyorlardı:
- Nene lazım, söyleme, istemiyor; demeye getiriyorlardı.
Ve yüksek sesle:
- Tabii yahu, arslan gibisin, hiçbir şeyciğin yok, diyorlardı.
Sancılar içinde yere yıkıldığını görüyorduk. Tahammül edemiyorduk. Bir şeyler yapmamız, kendisini tedavi altına almamız lazımdı. Fakat daha biz ağzımızı açarken, o yerlerde kıvrana kıvrana tekrar ediyordu:
- Bunu söylemeyin.
Ötekiler de koro halinde:
- Söylemeyin, diyorlardı.
Gitgide nefes alışları zayıflıyordu. Nabız kayboluyordu. Ayakları buz gibi olmuştu.
- Bu cinayettir. Bile bile ölümüne göz yummaktır. Nerdeyse ölecek, diye bağırmak istiyorduk.
Eller uzanıyordu ağzımıza; ve sus işaretleri veriliyordu:
- Susun söylemeyin.
Onlar mı dosttu, biz mi düşmandık; kolay anlaşılmıyordu. Ama ortada bir gerçek vardı. Bu adam hastaydı, ölüm halindeydi.
- Bir asprin alsın, bir şeyciği kalmaz. İç tosunum, iç arslanım, diyorlardı.
Birtakım uydurma ilaçlar vermeye kalkıyorlardı.
- Etmeyin, eylemeyin, göz göre göre öldüreceksiniz. Böyle tedavi olmaz. Doktorlar ne diyorlarsa onu yapalım.
Hep:
- Susun, susun, diyorlardı.
Hasta komaya girmek üzereydi. Komaya girerken de sayıklıyordu:
- Susun söylemeyin bunu...
Ve koro tekrar ediyordu:
- Susun söylemeyin bunu...
Böyle anlarda susmak, konuşmak kadar zordu. Hiç değilse ellerimizle, mimiklerimizle bir şeyler yapmak gerektiğini anlatmak istiyorduk.
Dudakların üzerine yapışmış işaret parmaklarının arkasından uzun tıslamalar duyuluyordu:
- Sussssss...
Dilsizler gibi son bir gayretle dudaklarımızı oynatıyorduk.
- Susssss.
- Evet ama...
- Sussss.
- Evet...
- Sussss.
- E...
- Sussss.
Sus tıs pıs. Ve hasta hâlâ sayıklıyordu:
- Söylemeyin bunu...
Not: 38 yıl önce yazılmış bir yazı... "Milliyet" koleksiyonundan...