|
|
Töreniz batsın!
Mehmet daha 9'unda, oyun oynayacak yaştaydı. İki aile arasındaki "kan davası" uğruna "evin tek erkeği" diye canına kıydılar...
Babası İdan Ateş hayattaydı ama, Samsun'da hapiste... Suçu bir adamı öldürmekti, adı Mustafa Çetinkaya... Hüküm yaftasında, "kan güderek cinayet işlemek" diye tarif ediliyordu yaptığı şey... Neredeyse 1 yıl oluyordu, evin reisi mapushaneye düşeli...
Ama Küçük Mehmet utanmıyordu babasından. Çünkü, o "dava" için can almıştı, hasımlarını kaldırmıştı "ortadan." Üstüne düşen görevi, korkmadan, tereddüt etmeden yerine getirip kurtarmıştı, tüm ailelerini başları öne eğik gezmekten...
Şimdi Mehmet, 9 yaşında, babasız büyümeye çalışan bir çocuktu... Ailenin "tek erkeği"ydi artık. Ama, çocuk değil, bir adam olduğuna inandırmıştı kendini... Ne de olsa babası sıkı sıkı tembih etmişti, tutuklanmadan önce: "Artık annen sana emanet. Bu evin direği bundan sonra sensin" diye.
BERBERE GİTTİ, DÖNMEDİ
Yaşamı bir çocuğunkinden çok farklıydı, ilkokula giden bir "öğrenci" için çok tuhaf... O, ölümün soğuk nefesini her an ensesinde hisseden, ölümle tehdit edilmediği bir günü geçmeyen ve her şeye rağmen "cesur adam" rolünü oynayan bir garip oğlan çocuğuydu aslında...
Ne sokakta oyun oynardı, ne top peşinde koştururdu... Yanakları al al olmuş, üstü başı kir pas içinde dönmezdi eve hiç. Neşeyle anlatmazdı arkadaşlarıyla yaptıklarını. Mehmet hep "ciddi" çıkardı evden, hep "ciddi" dönerdi... Belki de, itiraf edemediği korkulardan, kabuslardandı bu hali. Belki de, taktığı maske, en doğal hakkı olan çocukluğunu gizlemek içindi...
O gün, "Ben berbere gidiyorum" diyerek ayrılmıştı evden... Yine yaşına uymayan, ancak oynadığı role tıpatıp oturan bir hal ve tavırla...
Sonra... Sonrasında ne sesi çıkmıştı, ne soluğu. Gidiş o gidişti yani... Ancak kaybolduğu zaman farketti annesi Kamile Ateş, onun korunmaya muhtaç, şevkate aç bir "çocuk" olduğunu... İlanlar bastırdılar hemen, fotoğraflarını çoğalttılar. İçlerinde söndürmek istemedikleri bir umut ateşiyle okulunda, mahallelerinde dağıttılar...
Ama Mehmet'i gören, nerede olduğunu bilen yoktu...
10 GÜN SONRA BULUNDU
Ateş Ailesi'nin çalacağı kapı, gideceği adres, "Oğlumuzu gördünüz mü?" diye soracağı kimse kalmadı aradan geçen 10 gün içinde. O andan sonra çaresiz, sonu belirsiz bir bekleyiş başlamıştı ki, acı acı çalındı Mehmet'in annesinin oturduğu evin kapısı... Gelenler polisti, getirdikleri ise kara haber... Bulunmuştu Mehmet nihayet, ama cansız... Bir inşaatın çukurundaydı küçük bedeni, sulara gömülmüştü...
Boğulmuştu Mehmet Ateş, koparılıp alınmıştı hayattan. Ona kıyanlar hiç üzülmemişti kan davası denen canavara henüz 9 yaşında bir çocuğu kurban verirken... O, bu çirkin, bu insafsız, bu çağdışı "töre" için yitip giden en masum can olmuştu ama neye yarar...
Annesi ağıtlar yaktı, buz kesen cenazesinin kıyısına diz çökerek... Feryatları göğe yükseldi. Ama "Bunu yapanlar Allah'ından bulsun" demiyordu, ya da "Adalete hesap versinler." Onun dudaklarından dökülen cümleler yine hırs, yine intikam doluydu. "Oğlumun kanı yerde kalmayacak, öcünü alacağız" diyordu. Ve bu sözler, gösteriyordu kanlı davanın hiç bitmeyeceğini...
MEHMET ÖZIŞIK
|
Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|