Dünya malının yüzde 99'una sahip olan erkeklerin, yüzde birine sahip olan kadınlara "Bu dünya bizim ama buyrun siz yönetin" diyecek kadar centilmen olmadığını yazmıştım dün. Kadın cinsinin bu "çulsuzluğunun", ev içi alana hapsolmasının, çalışmamasının ve üretmemesinin, ya da çok az çalışıp çok az üretmesinin bir sonucu olduğunu anlatmaya çalışmıştım.
Buradan çıkan doğal sonuç, eğer kadınlar yönetimde eşitlik istiyorlarsa, onlar da çalışmalı, üretmeli ve ürettiklerinin getirisine sahip olmalıdır, sonucudur.
Ama tabii bu uzun ve çetin bir yoldur. Her şeyden önce kadınların da tıpkı erkekler gibi, çalışmayı "keyfe keder" bir faaliyet olarak algılamaktan çıkıp ev geçindirme sorumluluğu duymalarını; erkekler kadar eğitim görüp çalışma hayatının varoşlarında niteliksiz emek olarak sürünmekten kurtulmalarını gerektirir.
Ne var ki, son yıllarda "kadın dostu" olduğunu iddia eden bir çok kişi ve kuruluş kadınları mülk sahibi yapmanın son derece kestirme bir yolunu bulmuş durumda.
Medeni Kanun'daki mal rejimini değiştirerek "evlilikte edinilmiş malların eşit bölüşümü" ilkesini getirmek ve böylece boşanma halinde -aslında genellikle kocanın çalışmasının ürünü olan- malın yarısına el koyma yoluyla, kadını "mülk sahibi" yapmayı hedefliyorlar.
Bundan daha da önemlisi, bu mal rejimi sayesinde, kadının -ister çalışsın ister çalışmasın, ister üretsin ister üretmesin- kendini evlilik içinde ömür boyu güvencede hissetmesini garanti altına almış oluyorlar.
Yeni Medeni Kanun tasarısına baktığımızda, bu görüşün artık Bakanlık nezdinde de kabul gördüğünü anlıyoruz.
Kadın kuruluşları, kadınlar lehine bir ilerleme sağlandığı için memnun... Bakanlık, böyle çağdaş bir yaklaşımı Medeni Kanun'a soktuğu için memnun... Gerçekten de ilk bakışta gayet feminizan bir düzenleme. Ama biraz uzun vadeli sonuçlarını düşündüğünüzde, kadın cinsinin "ikinci cins" oluşunu gelecek kuşaklara taşıyacak büyük bir tuzakla karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz.
Düşünsenize, kadınlar artık "ya bir gün kocam beni boşarsa ve beş kuruşsuz ortada kalırsam" diye bir korku duymayacak... Çünkü eğer koca boşamaya kalkarsa, malının-mülkünün yarısını -eşşek gibi- kadına verecek... Yani kadın, bir kez hali vakti yerinde bir koca buldu mu, artık ömür boyu sırtı yere gelmeyecek... Evli kaldığı sürece zaten bakılacak. Boşanırsa da malın mülkün yarısına konacak...
O zaman bu kadın neden çalışsın? Neden okuyup da bir meslek edinmeye çalışsın? Kendisine ömür boyu iş güvencesi sağlayan bir mesleği -ev kadınlığı mesleği- varken -ve zaten gelenek ve görenek de hep asli işinin bu olduğunu söyleyip dururken- neden "rahatı tepip" de dışarlarda, "el işinde" koşuştursun? Ve neden "bir baltaya sap olmuş" bir kız çocuğu yetiştirmeye çalışsın?
Hep söyledim, yine söylüyorum: Kadınların "ezilen cins" oluşunun ardında evliliğe bakışı, evliliği bir ekmek kapısı olarak görmesi yatıyor. Bu yüzden de kadınların "kurtulması" için, "evlilik güvencesi"ni yıkmak gerekiyor. Oysa, şimdi "kadın lehine bir düzenleme" diye sunulan bu değişiklik, bu güvenceyi yıkmak yerine güçlendirmenin peşinde... Tıpkı yerli sanayii yüksek gümrük duvarlarıyla uluslararası rekabetten korumak gibi; tıpkı köylüleri sürekli sübvansiyonla ayakta tutmak gibi, kadınları da evin dört duvarı arasında "korumaya" alıyor. Ve bunu "gerçekçi olmak" adına yapıyor. Yani kadınların büyük çoğunluğunun, kocası kapı önüne bıraksa aç kalacak olan ev kadınları olduğu gerçeğini olduğu gibi kabulleniyor, değişmez sayıyor ve bu reel durumu sürekli kılacak koruma politikaları inşa ediyor. Bu koruma politikasını haklı çıkarabilmek için de "erkek dışarda çalışıyorsa kadın da evde çalışıyor" diyerek aslında kadın işi olarak algılanmaması gereken çocuk bakımı ve ev işlerini "meslek" sayıyor.
Başka ne diyeyim; böyle bir mesleği içine sindiren kadınlara da doğrusu cumhurbaşkanlığı değil sivri biber müfettişliği yakışıyor.