


Münferit?
"Münferit" bir olay yaşadım Perşembe gece yarısı...
İstiklal Caddesi girişinde orta yaşı geçkin, kır saçlı, cüsseli bir adam, bir polis otosunun yanında boylu boyunca yatıyordu.
Saralı zannettik önce...
Yanımda bir doktor arkadaşım vardı. "İzin verin bakayım" diye yardı kalabalığı... Adam kendisine yaklaşanın polis olduğunu zannederek ana avrat küfretmeye başladı. Sarhoş olduğu belliydi. Bunun üzerine başucundaki genç polis, adama bir tekme savurdu. "Ben anama küfrettirmem", deyip bir yandan vuruyor, bir yandan küfrediyordu. Ardından ekipteki diğer polisler de yerdeki adamı çuval gibi tekmelemeye başladılar.
Çevrede herkes korku içinde izliyordu. Doktor arkadaşımla ben, kollarına sarılıp polisleri durdurmaya, yerdeki adamı da bir kenara çekmeye uğraştık. Düşünebiliyor musunuz, normalde bu tür bir sahne gördüğümüzde polis çağırmamız gerekirken, biz, adamı polisin elinden kurtarmaya çalışıyoruz.
Lakin sarhoş adam yattığı yerden küfretmeye devam ediyordu. Tekme yedikçe "Benim arkadaşım savcı, hepinizin ...sını ....tireceğim" diye inliyordu. Bu son cümle üzerine kızgın polislerden biri adamın yüzüne yumruğu geçirdi. Adam acıyla kıvranırken bir de hayalarına tekme yedi.
Doktor arkadaşım, adamın kan içinde kalan ağzını kapatmaya çalışırken, ben "Yapmayın, adam sarhoş" diyerek polisleri durdurmaya çabaladım.
Ama nafile... Ne gazeteci, ne doktor, ne çevredeki kalabalık umurlarında değildi. Çok kolay etkisiz hale getirebilecekleri adamı, alenen dövüyorlardı.
Sonunda amirleri geldi. Bizi gördü. Olanları anlattık. Kibarca, "Hiç merak etmeyin, biz onu götürüp gerekli muameleyi yaparız" dedi. Bu "muamele" lafı tüylerimizi ürpertti. Bizim yanımızda bunları yapanların, adamla ekip otosunda veya karakolda baş başa kaldıklarında neler yapabileceklerini düşünerek ürktük. O sırada polisler adamı kaçırır gibi götürdüler. İzleyemedik. "İnşallah gerçekten bir savcı tanıyordur" demekten başka bir şey gelmedi elimizden...
***
Neden biz polisten korkuyoruz da, polis herkesin gözü önünde savunmasız bir sarhoşu tekme tokat dövmekten korkmuyor?
Yanıt basit: Bugüne dek insan hakları ihlallerinin hesabı sorulmadı da ondan...
İşte yeni bir örnek: Küçükköy Karakolu'nda bulunan "Filistin Askısı".. Aletin özelliğini eski bir güvenlik görevlisinden dinlemiştim geçen sene... "Herkese uygulanmaz Filistin..." demişti; "Çünkü çok tehlikelidir. Adamın indireceği zamanı iyi ayarlayamazsan kaburgaların akciğer üzerine yaptığı baskı yüzünden iç kanama meydana gelebilir. O yüzden sadece çözülmesi zor olanlara uygulanır. Anadan doğma soyar, elleri arkadan kelepçeleriz. Bileklerinden yukarı doğru asarız. Bir süre sonra dayanamaz bayılır. Cinsel organına elektrik verip ayıltırız."
Yıllar yılı karakola giren herkesin gördüğü, Emniyetinse hep inkar ettiği o meşhur askıyı, sonunda TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri, Sema Pişkinsüt başkanlığında yaptıkları bir karakol baskınında ele geçirdiler...
İşkence Meclis'teki cesur bir kadın tarafından belgelendi.
Karakoldaki polisler "Bunu daha önce hiç görmedik. Ne işi var bilmeyiz" deyip sıyrılmak istediler. Emniyet, karakol amiri hakkında soruşturma açtı. İstanbul Valisi Erol Çakır ise, "Biri bir sopa bulmuş, ne olduğu bilinmiyor" diyerek olayı örtbas etmeye çalıştı. "Biri" dediğinin bir Milletvekili, "sopa" dediğinin de bir işkence aleti olduğunu bilmiyormuş gibi...
***
Geçen hafta HADEP'li belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin yazımdan sonra İçişleri Bakanı Sadettin Tantan aradı. Mesut Yılmaz'dan bu konuda telefon talimatı almadığını, bir hukuk devleti olan Türkiye'nin telefonla değil, yasalarla yönetildiğini, her şeyin hukuka uygun yapıldığını anlattı. Yapılan uygulamanın Adalet Bakanı'nı bile rahatsız ettiğini söylediğimde ise "Hiçbir yetkilinin kendi teşkilatından yakınmaya hakkı yoktur" dedi.
Şimdi İçişleri Bakanı'nın karşısında çok daha zorlu bir sınav var.
Medyanın ve polis teşkilatının büyük desteğine sahip Tantan, elde ettiği bu itibarı, emniyetin üzerindeki işkence lekesini silmek için de kullanmalıdır.
Bakan işkenceye karşı olduğunu söylüyor. "Eldeki insan malzemesi bu... Gelin bu meseleyi birlikte halledelim" diyor. İyi de, Vali, Milletvekili'nin bulduğu işkence aletine "sopa" deyip geçerse, işkenceciye ceza verilmezse, polise çağdaş sorgu yöntemleri öğretilmezse nasıl halledilecek bu mesele...?
Bu insanlık suçunu önlemenin ilk koşulu, işkenceyi yasaklamak, işkenceciyi kollamamaktır. Acilen, sert, caydırıcı ceza... İlk önlem bu... Sonra da eğitim...
Tantan'ın "çözüm bulma" konusunda kararlı olduğuna inanmak istiyoruz.
Çünkü başı derde düşenin "İmdat polis" demeye alıştığı bir ülkede yaşamak istiyoruz; "Eyvah polis" diye kaçıştığı bir ülkede değil...