


Teşekkürden vazife!
10 küsur yılı gazeteci- yazar, 40 küsur yılı da politikacı- gazeteci olarak 50 küsur yıldır halkın huzurunda yaşıyor.
Her günü, (belki de her saati) saydam olan, kamuya böylesine adanmış ilkeli bir yaşamdan, bazı bulanık kesimlerin rahatsız olması doğal.
Bir kalem ve siyaset adamı olarak kirli bir işe, yarım yüzyıldan bu yana imza atmamış olması gerçekten de ülkenin alışılmış standardına uygun düşmuyor.
Önceleri yirmili yaşlarında yazdığı şiirlerle kendisine kulp takılmaya çalışıldı.
Yunanistan'la ilişkilerin bozulduğu bir dönemde yurtdışındayken yazdığı "Türk Yunan Şiiri" bulunup ortaya çıkartıldı.
21 yaşındayken yazılan ve "Sıla derdine düşünce anlarsın Yunanlı'yla kardeş olduğunu" diye biten şiir seçim meydanlarında teksir edilip dağıtılıyor ve avaz avaz bağırılıyordu:
- Kahpe Yunan'a dostluk şiiri yazan bu adam mı Türkiye'nin haklarını savunacak?
Allah'ın işine bakın ki, tam da o adama düştü, Rumlar'ın yıllardır sürdürdüğü kanlı zulme dur demek..
***
Altan Öymen 11 Ağustos 1975 günkü Cumhuriyet'te kendisine tam da bunları soruyor ve şu yanıtları alıyordu:
- Siyaset mantığı ile şiir mantığı belli bir düzeyin üstüne çıkılmadıkça rastlaşmaz bile. Onun için, dar siyasal mantık açısından şiirin iç gerçeği tahrif edilerek yorumlanmaya çalışıldığı vakit, son derecede ters ve acayip durumlar ortaya çıkıyor. Ve zamanı geldiğinde de, o türlü yorumları yapanlar mahcup oluyorlar.
Türkiye'deki siyasetin mantığı, son kırk yıldır belli bir düzeyin üzerine ne yazık ki çıkamadı.
Yazı ve siyaset adamı olarak, ne şiirselliğe izin var, ne de duygu, inanç ve düşünce dünyasını biraz farklı ortaya koymaya hoşgörü..
Hele hâlâ, "tarikat" sözünü rahatça kullanması ve "Tarikatların tümünün Allah belasını versin!" dememiş olması, nedense tarikatçılara göz kırpma diye yorumlanıyor.
Oysa 1976 yılında kitap olarak yayımlanmış ve parti örgütüne de dağıtılmış "Şiir çevirileri, yazın ve sanat yazıları"nın bir yerinde de aynen şunları yazmıştı:
- Türk halkının özgür düşünceli ve hoşgörülü oluşu, ondaki din duygusunun 'korkuya değil' sevgiye dayalı oluşundandır. Bu sevginin özünde Tanrı'nın birliği ve Tanrı'yla birlik inancı bulunur. Türk İslam tasavvufu bu inançtan bu amaca yönelişin yoludur. O nedenledir ki tasavvufun düşünce ve arayış okullarına "tarikat" yani "yol" denilir. (..) Yol tarikat, adı üstünde amaç değil araçtır. Ama kurumlaştıkça, tarikatlar neredeyse araç olduklarını unutup amaç görüntüsüne bürünmüşlerdir. (s:132)
Şu sıralarda, "Bakın bakın! İyi tarikatlar de var diyor!" diye ortalığı velveleye verenlerle, "Türk-Yunan Şiiri" yazıp Kahpe Yunanı övmüş diyenler arasında fazla fark yok.
***
Bir siyasetçinin yalnızca kuru bir siyasal söylem üzerine hayat sürmesi gerek herhalde. Duygu, düşünce ve inanç dünyasını yazınla, şiirlerle ortaya koyması bunu da geleneksel kültürden beslenerek yapması çok riskli.
Söz konusu kitabın 141. sayfasında bir de dörtlük var ki ne dörtlük:
- Hakikat bir denizdir/Şeriat onun gemisi/Çoklar girdi gemiye/Denize dalmadılar/
Allah'tan altına dörtlük sahibinin altına imzasını koymuş: Yunus Emre.
Yoksa yanmıştı.
Deizm, dadaizm, sürrealizm dururken, şiirde, gündelik söylemde tasavvufla ilgilenmek elbette başa bela getiriyor.
Bir de, buna devletimizin bir başkonsolusluk bile açamadığı dünyanın en ücra köşelerinde Türkçe'nin bayrağını dalgalandırmaktan etkilendiğini içtenlikle ifade eklenince bu bela katmerlenebiliyor.
Son bir not: Çok afedersiniz, Ulan Batur diye kimsenin ömrü billah ne gittiği ne de gideceği uzaklardan uzak bir asya kentinde, yüzlerce Moğol çocuğun Ayyıldızlı bayrak altında Atatürk şarkıları (bu arada birkaç da Kuran-ı Kerim'den sure) öğrenmesi rejimimizi tehdit ediyorsa bunu, Istanbul'un dört bir yanına yayılmış kimi vakıf yurtlarındaki "gizli cumhuriyet düşmanı Arapçı öğrenciler ve öğretmenler düşünsün.
Cumhuriyet yıkma vazifeleri asıl tehdit altında olan onlar!