


Savaş lobisi kışkırtıyor...
Gerçekten hukuka inanmış bir ülkede, herhangi bir kişi hakkında yasaları çiğnemekle ilgili bir iddia sözkonusu olursa, öncelikle savcı kendisini ilk sorgu için davet eder. Savcı suç işlendiğine kanaat getirirse, sanık hakkında dava açar. Mahkeme sonunda durum netleşir. Sanık, delilleri karartma ya da kaçma ihtimali bulunduğunda tutuklu yargılanır.
Ortak özellikleri HADEP'li olmak olan üç belediye başkanının "gözaltına" alınma süreci ise olması gerekenin çok dışında. Halkın oylarıyla seçilmiş bu insanlara, özellikle de Diyarbakır Belediye Başkanı Feridun Çelik'e yapılan muamele, anlaşılması güç bir durum arzediyor. Kaçma ihtimali bulunmayan kentin seçilmiş yöneticisi makam arabasıyla giderken ne hikmetse jandarma tarafından durduruluyor, gözaltına alınıyor, evi ve makam odası tarumar ediliyor ve bilinmeyen bir yerde dört gün boyunca gözaltında tutuluyor, saatlerce sorgulanıyor, sonunda da tutuklanıyor.
Uyuşturucu ve silah ticareti
Güneydoğu'da olup bitenler bugüne kadar sadece "bölücülük" başlığı altında sunuldu. O paravanın arkasında bir de rantını resmi çevrelerin de paylaştığı "uyuşturucu ve silah ticareti" vardı. Savaş sürdükçe, o görüntünün ardında çıkar tezgahı kurmuş olanların değirmenine su taşınıyordu.
Bunu en iyi Susurluk Komisyonu Raporu anlatıyor.
"... Güneydoğu'daki terör olaylarının artış göstermesi bu bölgede `terör rantı' doğurmuştur. Bu bölgede aşiret reislerinin güçlü hale getirilmesi bu rantın artırılmasını ve bölüşümünü kolaylaştırmıştır. Doğu ve Güneydoğu'daki feodal yapının olumsuzluğuna yönelik ilişkilerin bulunması, geçici köy koruculuğu sistemi içerisinde toplumsal boyutuyla yarattığı mahzurlar yanında, aşiretlerin uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapmasına zemin hazırlamıştır."
Peki, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı kimlerin "himayesinde" gerçekleşiyor? Bu sorunun cevabı da raporda mevcut:
"Bu kişilerin bu şekilde yasal olmayan yollardan bu `rant'ları sağlamalarında devlet görevlilerinden himaye gördükleri ve işbirliği içinde oldukları açıktır. Diğer bir ifade ile yasadışı örgütlerin yasadışı faaliyetlerinin devlet içerisinde bulunan bazı şahıslarla irtibatlı oldukları anlaşılmıştır. Bu irtibat, yapılan yasadışı faaliyetlere göz yumma, bilfiil işbirliği içerisinde olma şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu yasadışı örgütlerin, genelde uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kumarhanelerden gelir elde ederek varlıklarını idame ettirdikleri anlaşılmıştır...
.... bazı kamu görevlileri ve bazı siyasetçilerin işgal ettikleri makamları kişisel kazanç ve siyasi amaçlarla istismar etmeleri giderek yaygınlaşmakta..."
Barıştan korkmak
Susurluk Raporu, sadece "uyuşturucudan" elde edilen gelirin 50 milyar dolar civarında olduğunu belirtiyor. Otuz bin insanımızın öldüğü bu büyük toplumsal kargaşa, aslında bir grubun da inanılmaz paralar kazanmasına neden oluyor. Güneydoğu'yu kan revan içinde bırakan deprem, aslında ufak bir grubun yasadışı ticaretinin paravanı haline geliyor.
Bu "terör rantından" kazanç sağlayanların, ülkedeki bu "cinayet ekonomisinin" kanlı ve sinsi ortaklarının en büyük korkusu hiç şüphesiz ki barış.
Ülkede toplumsal barış demek, aynı zamanda uyuşturucu ve silah ticaretinin de sonu demek çünkü. Devletin çeşitli kademeleri ile ilişkili etkin yasadışı kazanç gruplarının Güneydoğu'daki yumuşamadan en fazla rahatsız olan grupların başında gelmesi normaldir.
İkiyüzlülük Şarkta inanılmazdır, bir yandan "vatanın bütünlüğü" denir, diğer yandan "uyuşturucu ve silah ticaretine" hız verilir. Bu mekanizmanın nasıl yürüdüğünün en iyi belgesi hiç şüphesiz Susurluk Komisyonu Raporu.
Sabotörler işbaşında
Amerikan yönetiminin dikkatle izlediği gazetelerden biri olan Washington Post, Diyarbakır'daki şaşırtıcı gelişmenin hemen ardından yayınladığı haber-yorumda, Ankara'da görev yapan bir diplomatın sözlerine yer verdi. Avrupa Birliği üyesi ülkenin diplomatı şöyle diyordu:
"Tanık olduğumuz şey, sertlik yanlılarının, Türkiye'nin seçtiği yola gösterdikleri tepkidir. Bu yol, Türkiye'nin tam demokratik bir üyesi olma yolu. Sabotörler işbaşında."
Türkiye'nin çağdaş bir ülke olmasından hoşlanmayanlar, bugüne kadar hukuksuz her eylemin de içinde olanlar... Düşünün ki, biz Lockheed askeri uçak alımındaki rüşveti yeryüzünde ortaya çıkarmayan tek ülkeyiz. Vatandaşına dışkı yediren üniformalı bürokratını cezalandırmayan tek ülke olduğumuz da kesin. Avrupa Birliği üyeleğini bu zihniyet sabote etmesin de, kim etsin?
Halkın seçtiği bir belediye başkanını kent merkezinde jandarmalarla ite kaka gözaltına alan bir anlayışın, çağdaş dünyada tabii ki yeri olamaz.
Güya, vatanını seven derin devlet, Kürt sorunu ile ilgilenen yabancılara kendince cevap veriyormuş. Ama aynı derin devlet bir yandan da Güneydoğu'daki her türlü illegal işin içinde.
Bu nasıl vatan sevgisi?
Onların "vatan sevgisine" inanmamız için, Susurluk Çetesi'nin cezalandırıldığını görmemiz gerekirdi. Susurluk Çetesi'nin üyeleri serbest gezerken, Kürt kökenli insanlarımızı seçtikleri yasal temsilcilerin tutuklanması, vatan sevgisinden ziyade savaş lobisinin barıştan rahatsız olduğu inancıyla örtüşüyor.
Örtülü PKK desteği
Her yanda PKK yandaşları arayanlar asıl PKK'ya desteği, yasal olmayan bir sertliği seçilmiş insanlara uygulayan zihniyette aramalı.
Demokratik yolları tıkarsanız o ortamda terör ister istemez boy atar. Yasal yollardan yapılan her girişime, seçilmiş yöneticilere ve Ankara gibi düşünmeyen herkese "bölücü" damgasını vurmak havayı gerginleştirmek, yumuşayan ortamda güçsüzleşen PKK'ya hizmet etmekten başka ne işe yarar.
Demokratik kuralların hiç bir işe yaramadığına insanları inandıracak eylemler yapmak çatışmaları kışkırtmaz mı?
Ama muhtemelen amaç da bu... Azalan terör rantına hız vermek, yeryüzü denetiminin pekişmesi nedeniyle zorlaşan uyuşturucu ve silah ticaretindeki eski mutlu günlere dönmek.
Eskinin tekrarı
Ankara inadında ısrar ediyor. Geçmişte ne yapmışsa, şimdi de aynısını deniyor. Bu nedenle de Kürt sorunu hiçbir zaman nihai bir çözüme ulaşamıyor.
Şimdi, "savaş lobisi" yüzünden çağdaş dünya ile yollarımız yeniden ayrılmakta...
Çok etkili bir başka Amerikan Gazetesi olan New-York Times'da yeralan geniş bir haberde, gene bir batılı diplomat, Türkiye'nin "neyi yapmadığını" çok net bir şekilde ifade ediyor:
"Türkiye, Kürtlere yönelik yaratıcı bir politikayı nasıl geliştireceğini, bu sakin ortamın, Kürt politikacıların yeni bir yaklaşım geliştirme niyetinin getirdiği fırsatı nasıl değerlendireceğini düşünmeyerek, kendisini ayağından vuruyor. Şu son iki ayda, Avrupalılar Türkiye'ye karşı gerçekten çok olumlu bir tavır takındı. Ama, Türkiye'de işler iyiye gideceğine kötüye gidiyor gibi. Türkiye ile AB arasındaki gerçekten iyi diyalogu engellemek isteyen çevreler olduğuna dair çok sayıda işaret var."
Tabii olacak...
İşler iyiye giderse, "uyuşturucu ve silah ticareti"de son bulacak... Halbuki, "vatan sevgisi" paravanın ardında eski çarkı yeniden işletmek o çevreler için çok daha avantajlı...
Cinayet ekonomisi en çok o çevrelere yaradı çünkü.