Ne kadar değişmiş benim Mektebi Mülkiyemin etrafı.. Okul duvarı biter, gecekondular başlardı. Şimdi koca bir kampüs olmuş.. Bu kampüste Süleyman Coşkun kardeşim bir Ahmet Taner Kışlalı'yı anma günü düzenlemiş.. Beni aradığında "Onu bilinmeyen yanları ile anacak bir gün. En yakınlarını davet ettim ki, onunla ilgili anılarını nakletsinler" dedi..
Böyle insancıl organizasyonlara katılıyorum. Mikrofonu eline geçirenin kendi şovunu yaptığı, herkesin ezbere bildiği sloganları savurduğu toplantılardan da nefret ediyorum.
Süleyman'ın önerisi kafama yatıyordu, gittim..
Olağanüstü şık konferans salonun antresinde duvar boyu Ahmet'in siluetlerini taşıyan afişler asılmış.. İçimde bir ses "Niye bu afişler" diyor durmadan..
Dünyada tek "Mutlak Gerçek" var.. Ölüm.. Doğum bile gerçek değil. Doğamayabilirsiniz.. Ama bir defa doğdunuz mu, ölüm mutlak.. Garip değil mi?.. Tek mutlak gerçek, en geç, en zor kabullendiğimiz.. Hele Ahmet gibi ölümün yakışmadığı biri olursa..
İçimdeki "Red" salona girince "Kabul"e dönüşüyor.. Salonun yarısı boş..
Ahmet'i anlatmak için onun en yakını 30 kişi kürsüye çıkacak, salon boş.. Oysa orada bir tek Ahmet konuşacak olsa, yer bulamazdınız..
"Bir ölür, bin doğarız.."
Palavra..
"Ahmetler ölmez.."
Palavra..
"Unutmayacağız.."
Palavra..
"Ahmet'i anıyoruz" diyoruz, 50 kişi var mı salonda..
Abdi İpekçi heykelini dikerken de 300 kişi yoktu..
Hayır.. Bin kere hayır..
Onlar ölüyor ve biz unutuyoruz..
Ahmet öldü, iki ay sonra göremediği son kitabı "Ben Demokrat Değilim" piyasaya çıktı.. Bugüne dek 10 baskı yapardı, eğer biz Ahmet'e ve onun düşüncelerine sahip çıkmak için okusak ve okutsak.. Daha "İkinci baskı" diye birşey duymadım..
Onun için söz sırası bana geldiğinde sahnede kocaman yazan, "Kışlalı'yı anıyoruz" ibaresini işaret ettim.. "Ben anmaktan vazgeçtim.. Hiç değilse, bir "L" harfi ekleyebilsek ve "Kışlalı'yı anlıyoruz" diyebilsek" dedim..
Ahmet, "Türkiye Cumhuriyet'ni ilelebet yaşatmanın yolu, bu ulusu meydana getiren mozayığın benzerliklerini kucaklamaktır" diye bas bas bağırırken, ülkesi, dünyaya reklamını "Farklılıkları kucaklayalım" diye yapmaya hazırlanıyordu.. Ne güzel anlıyorduk onu..
Konuşmacılar içinde, Ahmet'le şirin anılarını anlatanlar vardı. Gene vatan, millet, Sakarya edebiyatı yapanlar ve uyutanlar vardı.. Ama genelde gelenler, toplatının "Ahmet'le anılar" başlığı taşıdığının farkındaydılar.. Sıcak, samimi, insancıl havayı onlar yarattı.
İki konuşma çok dokundu bana.. Birisi Nuri Kılcı'nındı..
Ecevit 1979'da Ahmet'e "Hükumeti kurarsam Spor Bakanısın, hazırlık yap" demişti. Ahmet, ben, Orhan Çaplı ve Nuri Kılcı toplantı üstüne toplantı yapmıştık. Sonra Ecevit, kimbilir hangi pazarlık sonucu Ahmet'i kenarda bırakınca, kadrosu aynen Yüksel Çakmur'a devredilmişti. "Ben devlet memuru olmam" diyen, ben hariç..
Ahmet, son yazısına kadar Bülent Ecevit'i fena halde savunuyordu. Telefonda ona "Bu ısrar neden" diye sorardım hep.. Memleketin ona ihtiyacı olduğunu anlatırdı hep.. Desteklenmesi gerektiğine inanırdı..
Kılcı "Onunla açık seçik konuşmadık ama, Ecevit'e kırgın gitti. Öldüğü güne kadar Ecevit'in kendisini aramasını bekliyordu sanki" dedi..
Bence Ahmet, beklemeyecek kadar yakından tanırdı Ecevit'i, onun için her insanın bir son kullanma tarihinin bulunduğunu bilirdi.. Kimlerle yola çıkmış, bugün kimi bırakmıştı yanında..
Tabii mantık başka, duygu başka.. Duyguları Kılcı'nın dediği gibi olabilir..
Gerçek mi?.. Ahmet kişisel olarak Ecevit'e kırgındı, ama vatanını seven bir insan olarak ona inanıyordu, bu yüzden sonuna kadar destekledi.. Ahmet'i Ahmet yapan, onun bu yanıydı zaten..
(Anma gününün ikinci dokunaklı noktasını yarın anlatacağım..)
Hakan & Utku'dan tatil keyfi
"Babamız kaçın kurrası?. Bizi yetim bırakmaz. Yer mi Anadolu Babası" diyeceksiniz ama bu sefer makosen bağcıklı. Meclis bu, indirir indirir.
Diyelim Çankaya'dan indirildi, o zaman bakalım nice olur babamızın hali;
* Uzak bir ihtimal ama kaderine razı olur. "Dön Baba Dönelim, Güniz Sokağa gidelim" der ve mahalle muhtarı olur.
* Kıratını ardında bırakıp Peru'ya yerleşir. Kır-Lama partisi kurar.
* Resim yapmaya başlar. Konuştuğu gibi çizerek SÜLÜrealizm akımını başlatır.
* Siyaset hayatı boyu bol bol attığı için Erol Atar'a rakip olur ve bir fotoğraf stüdyosu açar. Sadece aile fotoğrafları çeker.
* En kır men (Yani yanlış anlamayın. Anchorman'in okunuşu) Reha Muhtar'ın karşısına "en kırat men" olarak dikilir.
* Marlon Brando'nun bıraktığı yerden Baba filmlerine devam eder. Baba 5+5'i çeker.
* Güney'de bir balıkçı köyüne yerleşip İskele Babası olur. Kendini içkiye verip içki masalarında ülkeyi kurtarır. Anılarını yazarak memleketin ANIsını satar. Best of Demirel isimli bir Baba sözleri kitabı çıkartır.
* Baba eski günlerine dönüp Babaeski'ye yerleşir. Orada sine-i koyunlarına dönüp çobanbaşı olur.
* Nazmiye Hanım ile birlikte gözleme, mantı türü ev yemekleri yapan "Baba'nın Yeri" isimli bir lokanta açar.
* Çankaya'dan iner inmez "Beşiktaş Süleymansız olmaz" diyerek Beşiktaş'a başkanlığına gelir. Böylece kayadan inmiş taşa binmiş olur. (Beşiktaşlı oluşunu son anda basına sızdırması nedendir sandınız?.)
* İçinde bol bol koyun görüntüsü olan Türknet reklamlarında oynayıp rutin dışına çıkar. Çankaya Köşkü'nün önünde çekilen reklamda "Benim yerim burası binaenaleyh benim yerim burası" şeklinde şarkı söyler.
* Bir benzin istasyonu açar. Benzini bitince "Benzin vardı da biz mi içtik?! Merak etmeyin yollar yürümekle aşınmaz" diyerek müşterileri geri gönderir.
* "Polemik yaratma ve 10 dakika konuşup hiçbir şey söylememe sanatı" dersleri verir.
* "Kahpe Politika" adında politikayla kafa bulan bir film senaryosu yazıp yönetir. Filmi seyredip "Oy pusulası öyle tutulmaz. Seçim meydanınında kürsüden öyle atılmaz" diye eleştiren Cüneyt Arkın'a canlı yayında kapışıp "Ben yaptım oldu" şeklinde cevap verir.
* Ya da bunların hiçbiri olmaz. 60'lı-70'li yıllardan beri içinde olduğu aktif politikaya döner. Herşeye baştan başlar. Bize de kafayı bozup oynamak düşer. Yani şöyle; 60-70-80-90... olmadı baştan! hakanutku@hotmail.com