Süleyman Demirel'in ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmesi ve bu seçimi gerçekleştirebilmek için Anayasa'nın sadece ülke çıkarları değil, ayni zamanda makamın onuru için koyduğu "Bir tek defa seçilme" şartını kaldırma çabalarına tepki çığ gibi büyüyor..
Milliyet pazar günü adeta bu konuda bir özel sayı çıkarmıştı.
Hasan Pulur, o enfes üslubu ile "Demirel'i tanıyalım" başlığı altında, Süleyman Demirel'in belki de unutulan kimlik ve kişiliğini bir kez daha hatırlatıyordu.. Hem de başlığın yanına "1" rakamı koyarak.. Usta devam edecek. Ben de bu diziyi kesip saklayacağım..
Arkadan Melih Aşık, Anayasa Profesörü Şener Akyol'u konuşturup, Ecevit ve arkadaşlarının ortadan kaldırmaya çalıştıkları "Bir defa için yedi yıl" maddesinin gerekçesini anlatıyordu.
5+5'çilerin Akyol'un açıklamalarını dikkatle okumalarında ve mümkünse "Anlamaya çalışmalarında" yarar var.
Hoca özetle "Anayasa cumhurbaşkanına bu geniş hakları onun bir defa seçileceğini dikkate alarak vermiştir. Cumhurbaşkanına ikinci kez görev yapma hakkı tanınmak isteniyorsa, sadece bu madde değil, cumhurbaşkanının geniş hak ve yetki maddeleri de ele alınıp kısıtlamalar getirilmelidir" diyor, yerden göğe haklı olarak.
Akyol Lamartine'in bir sözünün altını çiziyor:
"Tek kişi için yasa yapmak millet onuru ile bağdaşmaz."
Aşık, Demirel'in tehdidi ile bitiriyor yazısını..
"Yani, (Beni tekrar seçmezseniz) sağı toparlar başına geçerim. 4 Lideri tarihten silerim' demek istedi. Koltuk için yapmayacağı yoktur, ona göre.."
Güneri Civaoğlu (Geçmiş olsun Güneri.. Hoş geldin. Hem seni, hem yazılarını özlemiştik..) Havet'çilerden.. Bu türetme sözcük bana ait. Nerden çıktığını gün gelir anlatırım.. "Hayır" diye başlayıp "Evet" diye bitirenler (Ya da tersi) için kullanırım.
Güneri "Demirel olmazsa istikrar olmaz" sopasını gösterdiği halde, yazısını ortada bitiriyor.
Hasan Cemal Demirel'e söz vermiş.. İyi de etmiş..
"Deniyor ki, (İkinci defa seçilen) tarafsızlığını kaybeder. Kaybederse seçmezsin.." demiş Süleyman Bey..
Pes!..
Yani harika mantığa bakın..
Babaların babası.. Cumhurbaşkanı pazarlığı kendisini seçecek olanlarla yapacak..
"Bana oy verirseniz, şunu YÖK başkanın yapmam, bunu yaparım" diye bir partiye,
"Şu yasayı onaylarım, ya da onaylamam" diye öteki partiyle anlaşma yapar, Kıyak emeklilikle hepsini ihya eder ya da etmez, onların keyfine göre imza atarsan, adam sana niye oy vermesin ki.."
Hadi diyelim Süleyman Bey böyle şeylere tenezzül etmez.. Peki ya ondan sonra gelecek olan için garanti var mı?.
Süleyman bey, milleti gerzek mi sanıyor ki, böyle laflara kansın..
Yazık.. Hasan Cemal kanmış olmalı ki, itiraz etmemiş Cumhurbaşkanına.. Yanıtı kabullenip "Aman nasıl olur Cumhurbaşkanım" diye devam sorusunu sormamış.
Görünüş o ki..
Bu 5+5 ve Demirel'i yeniden seçme kampanyasından vazgeçilmezse, hem Süleyman Demirel, hem de Cumhurbaşkanlığı makamı çok fena yara alacak..
Süleyman Beye tekrar soralım..
Bir "Beş yıl daha" için değer mi, Süleyman Bey, değer mi?..
Beyoğlu'nda bir hafta sonu!..
(Ankaralı Serpil Gogen, bir hafta sonu Beyoğlu'nu keşfetti ve sizler için yazdı. İkinci ve son yazı bugün.)
O bina senin, bu bina benim Tünel'e geldim.. Özellikle, Galatasaray'dan Tünel'e yürüyüş müthiş heyecan verici.. Kitapçılar.. Antika kitaplar.. Antikacılar.. Galeriler.. Haşet artık yok.. Yerine Robinson Crusoe var.
İkinci katına bayıldım. Ortada iki masa.. Üzerine rastgele konmuş sanat kitapları.. Karışan yok, başınızda bekleyen yok.. İstediğiniz kadar bakının.. Üstelik, https://www.amazon.com'dan ısmarlamayı düşündüğüm kitabı da bulmaz mıyım? Ne sürpriz!
Dünya'dan dergilerimi aldım. Lebon'a girdim. Sabah kahvesi Lebon'da.. Pencere önünde bir masaya oturdum. Kapalı da olsa, Markiz karşımda.. Daldım, düşündüm.. Kimbilir kimler oturdu, neler yaşandı buralarda.. Ya da yaşanmadı.. "in" olan Beyoğlu'nda kitapçıları öğleden sonra gezmekmiş.. Ben sabah gezdim. Kahvemi içerken dergilere göz attım. Aman Allahım ne keyif!
Balıkpazarı'ndaki eski kitapçılara oldum olası bayılırım.. Hiç ummadığınız fiyatlara ummadığınız kitaplar, fotoğraflar, belgeler bulursunuz. Hele Ergun Hiçyılmaz'ın dükkanında zamanı unutursunuz..
Kazım Taşkent Galerisi'ndeki sergide bir saat geçirdim.. Ne düzenleme! Sabah Kitaplığı'na da girdim, tabii.. Mario Levi'nin kitabını aldım. "İstanbul Bir Masaldı".. Yedinci baskıyı yapmış, ben alana kadar.. Şaştım.. Okuması öyle zor bir kitap ki. O alışılmadık üsluplardan..
Buralara kadar gelip, Apel'e uğramadan geçilir mi? Galatasaray Lisesi'nin yanından inen yokuşun altında, Ankaralıların çok yakından tanıdığı, yıllarca Urart Sanat Galerisi'ni yöneten Sevgili Nuran Terzioğlu'nun galerisi var.. Sadece Nuran'ın sanata bakışına yaşam sevincine, sürprizlerine tanık olmak için gitmeye, görmeye değer..
Ve Vakko.. Girdim tabii.. Ankara Vakko çok şık bir butiktir.. Ama Beyoğlu Vakko, Vakko Beyoğlu'dur.. Gitmek gerekir.. Çünkü oradakileri herzaman Ankara'da göremezsiniz..
İşte rahmetli kayınpederim Saim Gogen'in ayakkabılarını ısmarladığı Galatasaraylı Mahmut Bey mağazası.. Vitrinin önünde dakikalarca durdum. İçeridekiler Mahmut Bey'in çocukları ya da torunları olmalı.. Ayakkabılar hala aynı özenle vitrine yerleştirilmiş..
Hava kararıyor.. Yorulmaya başladım galiba.. Allahtan otel iki adım ötede.. Tabii, girmemle çıkmam bir oldu.. Hacı Baba'da harika bir akşam yemeği yedik. İnanılacak gibi değil ama bir zamanlar önünden geçmeye çekindiğimiz Alkazar Sineması'na gittik. Ne bina! Baştan sona restore edilmiş.
Koltuklara gömülüp, "Salkım Hanım'ın Taneleri"ni seyrettik.. Dekora nasıl uydu, anlatamam.. Sinema çıkışı doğru Saray Muhallebicisi'ne.. Gecenin o saati, cadde tıklım tıklım, cıvıl cıvıl.. Ne keyif! Ne güzellik!
Sabaha yeniden başlayacağım.. Bir gün önce göremediklerimi göreceğim. Gazetelerimi alıp Pera Palas'ın kahvesinde oturacağım. Bir yemeği Çatı'da, ötekini Rejans'da yiyeceğim.
Hava harika.. İstanbul dünyanın en güzel şehri.. Bir dahaki gelişimde Sıraselviler, Gümüşsuyu, Cihangir'i gezeceğim. Sonra ver elini Sultan Ahmet.. Orada bir otel keşfedeceğim.. Ve yürümeye başlayacağım..
Yaşamak ne güzel!
Cemal Reşit Rey'i yazmış geçen gün ve bugünkü yönetmen Arda Aydoğan'a fena halde haksızlık etmiş..
"Bir zamanlar sanat amiri olarak zar zor görev yapan" diye tanımladığı Arda Aydoğan'ı eleştirmek için kaleme alınmış yazı..
Arda'nın suçu, Filiz'in hem de Nurettin Sözen ve Hilmi Yavuz gibi iki ileri fikirli yöneticiye rağmen çıkarmaya başaramadığı yönetmeliği, "Tükürürüm böyle sanatin içine" diyenlerin döneminde de imzalatamaması..
O Arda Aydoğan ki, Refah Partisi yöneticileri Meclis'te opera, bale ve klasik müziğe ayrılan bütçeleri nerdeyse sıfıra indirmek isterken, ayni partinin İstanbul Belediyesine bağlı salonda, ilk kez orkestra, opera, operet, bale ve dans ekipleri kurmak.. sahneye çıkarmak. Gençlere yepyeni imkanlar tanımak..
Kadrolar bir türlü çıkmayınca pek çok gencin CRR'den istifa ettikleri doğru.. Bunların başında Orkestra Şefi Fahrettin Kerimov var.. Filiz, Kerimov'u Valeri Girgiev'in asistanı diye övüyor..
Peki, kendisinin ve daha sonra Aydın Gün'ün asistanlığını yapan Arda niye, giderek doktor değil de laborant oluyor, söyleyebilir mi?.
Herkesin hatası var. Arda'nın da tonla olabilir.. Ama onun hangi koşullarda, ne mesafeler aldığını bilenler biraz daha hoşgörülü olmak zorundalar.