Yeni Binyıl'ın paşası Ergun Babahan'a "Bu yıl ilân sayfaları neden azaldı?" diye sordum.. Gazeteler "Madem milletin sevgisi bu kadar depreşiyor, biz de ilânları zamlayalım.." siyaseti izlemişler..
Gerçi Hıncal Uluç köşesinden bize gönderme yapmış.. "Her yıl sevgili ilânlarını didikleyen.." biri olarak bu hallerimizi "araştırmacı gazetecilik" ölçümüz kabul etmiş, hatta bir de örnek eklemiş ama benim aynı şeyi yapmaya hiç niyetim yok..
Bir kere bu yıl verilen sevgili ilânları çok bereketsiz.. Her yıl yayınlanması iki üç gün sürerdi, gazetelerin neredeyse yarısını kaplardı.. Bu sene öyle olmadı.. İki üç gazetede çifter sayfa ile geçti gitti..
Yeni Binyıl'ın paşası Ergun Babahan'a "Bu yıl ilân sayfaları neden azaldı?" diye sordum.. Gazeteler "Madem milletin sevgisi bu kadar depreşiyor, biz de ilânları zamlayalım.." siyaseti izlemişler..
Daha ekonomik sevgi..
İlânlar zamlanmış.. Sevgililer Günü gelip çattığında hislerini ifade için ilan servisine başvuran "kızışmış vatandaşlarımız" yeni fiyatlardan dolayı şoka girmiş..
Belli ki içlerinden "Benim sevgilim bu kadar para harcamaya değmez.." diye düşündüler, birbirlerine mektup yazmaya karar verdiler.. Hıncal Uluç aynı yazının içine "çok orijinal" bulduğu bir de dörtlük koymuş..
- "Turkish Daily News gazetesinde yayınlandığı için Selahattin Duman bunu görmemiştir.." diyor.. Hem bizim İngilizce bilmediğimizi hem de kendisinin dünya basınını takip ettiğini okura duyuruyor..
Beyaz adam yanılıyor.. Biz Turkish Daily News gazetesini çıktığı günden beri okuruz.. Okumaktan yana sorunumuz yok.. Bizim sorunumuz okuduğumuzu anlayamamakta..
İsmine de dilimiz zor dönerdi.. O gazetede enteresan birşey olduğu zaman Daily News demek zor geldiğinden, birbirimize "Deli deyyus gazetesini gördün mü?" diye sorardık.. Hıncal'a orijinal geldiği için köşesine koyduğu ilandaki dörtlük de şöyle:
Seviyorum your eyes
Çünkü onlar very nice
Bir kerecik look at me
Ondan sonra forget me!
Bir kere bu yöntem bize hiç yabancı değil.. Gazetemizin iki ayaklı fukara ajansı, büyük medya düşünürü Cengiz Yarbağ'ın da dediği gibi bu işleri lise çağlarında yapıyorduk..
Hatta benim bu konuda bir derlemem de vardı, münasebetli münasebetsiz yerde zır zır söylerdim:
Black eyes gözlerin Elmas.. This beautiful'luk you'da da kalmaz.. Pişman olun, nobady almaz.. Mother'e bak look halini..
Ara nağmenin İngilizcesini tutturamadığımızdan orasını da "Nırınım nırınım.." diye geçerdim..
Her neyse! Bu yıl ilân filan didiklemedik..
Artık bu Sevgililer Günü olayına daha felsefi boyutlarda bakmayı tercih ediyorum.. Büyük adamlardan birine "Aşk nedir?" diye sormuşlar..
(Büyük adamın adını kasten vermiyorum.. Memlekette yeni bir tartışma konusu çıkar, vay efendim o büyük adam böyle laf etmezdi, diye çarşıyı karıştırırlar) Büyük adam da cevap vermiş:
- "Aşk şehvetin edebiyatıdır.." demiş ardından da eklemiş..
- "Şehvet de hormondur.."
Allahtan lafı burada kesmiş.. Hormondan gidip, olayı vücut kimyası adına biraz daha kurcalarsak, ucu taaa azotlu maddelere kadar uzanacak..
Ben bu laf üzerine düşüne düşüne 14 Şubat'ı getirdim.. Dedim ya! Niyetim daha felsefi takılıp farklı bir şey yazmaktı, diye.. Millet bırakmıyor ki! Zaten sabahın köründe yatmışım.. Uykumun en derin yerinde kapı zııır zııır çaldı..
Anketçi oğlan..
Söylene söylene yataktan çıkıp kapıyı açtım.. Üniversite çağında bir delikanlı.. Elinde bir bloknot, bir de kalem var.. Olabildiğince temiz giyinmiş..
Yüzünün tebessümü benim yataktan çıkmış halimi görünce dondu kaldı.. Saç baş karışmış, bıyıklar dahi yönünü kaybetmiş, uykudan yarı kapalı gözleri ters ters bakan bir adam..
Ayağında Ankaragücü şortu, üzerinde İstanbulspor'un antreman forması.. Bir terlik lacivert, bir terlik krem rengi..
- "Ne var?" diye sordum..
Beni yakından tanıyanlar bilir.. Konuşma yeteneğim uyandıktan yarım saat sonra yerine gelmeye başlar.. Aradaki yarım saat birşey söylemem icap ettiğinde homurdanırım..
Ne dediğimi anlamaları için Gülhane parkının kadrolu ayılarından birini getirip, tercüman diye kullanmaları lazım..
Oğlanın beni görmesiyle suratındaki tebessümün donması bir oldu.. Kapıyı da açmış bulunduk.. Çocuk birşeyler söylemek zorunda kaldı.. Tahminime göre canını kurtarmak için zaman kazanmaya çalışıyordu..
Yarı açık bilincimle anladığıma göre Sevgililer Günü için anket yapıyormuş.. Soru soracakmış, soracağı soruyu bilirsem mükafat olarak hediye vereceklermiş..
Çarkıfelek bağımlısı ahalimizi kazıklamak için böyle bir yöntem geliştirdikleri açık.. Bir tür "tokatçılık" işi.. Uyandırıldığıma kızmışım zaten.. Bir de niyetini anlayınca "zekâma hakaret edildiğini" varsayıp daha da öfkelendim..
Bir eyyam böğüntü çıkardım.. Araya karıştırdığım sözcükleri dikkatle dinlmeyen biri "Ayıp değil mi bu işlerle uğraşıyorsunuz?" şeklinde yorumlayabilirdi.. Oğlan "Özür dilerim.." dedi ve zaten kaçmaya hazır..
Tam dönüp gidiyor, soru kafama takıldı.. Arkasından "gel buraya.." diye bağırdım.. Oğlan çekine çekine geldi ama bir adam boyu mesafeden fazla yaklaşmıyor..
- "Sor soruyu.." diye üsteledim.. Çocuk "Efendim şart değil.. Rahatsız ettim zaten.." diyecek oldu.. Homurtumdan vazgeçip sorusunu söyledi:
- "Mıknatıs çeliği tutar mı?"
Soru beni daha da dellendirdi.. Önce "tutar.." dedim.. Sonra "Tutmaz.." dedim.. En son olarak da "Bu millet bu kadar salaksa mıknatısa da gerek yok.." mealinde bir nutuk çekiyordum ki oğlan dönüp kaçtı.. Resmen kaçtı.. O saatten beri de Sevgililer Günü olayı aklımda filan değil.. Ben mıknatıs çeliği tutar mı derdindeyim..