Belli ki, bu ülkede fikir yürüten ya da kalem oynatanların önemli bir bölümü "devlet" ve "hukuk" kavramlarının yanyana kullanılabileceğine alışmamış. Bunlar için, sanki "devlet" ve "hukuk" kavramları ihtilaflı olabilir. Öyle bir durumda da, tercihlerini hiç tereddüde kapılmadan "devlet" için yapıyorlar.
Bunda fazla garipsenecek bir durum yok. Bu ülke, üç çeyrek yüzyıl kadar ömrü bulunan Cumhuriyet'in ilk çeyrek yüzyılında tek parti yönetimi altındaydı. Çok partili rejime geçildikten on yıl kadar sonra ilk asker” darbeyle tanıştı. Ondan sonra da, ortalama onar yıl ara ile asker” darbeler yaşadı. Her asker” darbede, anayasası değiştirildi. Her anayasa değişikliğinde, "devlet", mutlaka "birey"e karşı güçlendirildi. Her seferinde "devlet", "hukuk"tan biraz daha uzaklaştırıldı.
Cumhuriyet öncesi geçmiş de, pek parlak bir sicile sahip değil. İlk anayasalı meşrutiyetin ömrü, bir buçuk yıl kadar sürdü. 1877-78 Harbi patlak verince, "devletin âl” menfaatleri" gereği Kanun” Esas” de, meşrutiyet de askıya alındı. 1908 Meşrutiyeti'nin ömrü de çok uzun olmadı. Önce Trablusgarp Harbi, ardından Balkan Savaşı ve nihayet Birinci Dünya Savaşı, "hukuk devleti" anlayışının da, buna dayalı bir "siyas” kültür"ün yerleşmesinin de önüne geçti. Türkiye'nin yöneticilerinde pek raslanmayan "hukuka saygı"nın, "devletçi gelenek"e dayanan okur-yazar kısmında da eksik olmasının şaşılacak bir tarafı yok.
Bunların önemli bir bölümü, zaten devlet ricali ile yıllara dayalı yakın ilişkileri sayesinde "kariyer" yaptı; bir diğer kısmı ise "devlet büyükleri"yle kurdukları yakın ilişkiler yoluyla "devleti soyup", hiçbir ülkede herhangi bir "aydın"ın sahip olamayacağı servetlere kondu. Bunların çoğunun "devletin keyf” davranma ve hukuk dışına çıkma hakkı"nı savunan yazılar karşılığında elde ettikleri aylık gelir, Amerikan Başkanı'nın aylık gelirinden daha fazla.
Bunların "hukuk devleti" ihtiyacı dillendirildiği vakit, altına sığınacakları saçak, Süleyman Demirel'in kastettiği anlamdaki "devlet"tir. O "devlet" anlayışı, "hukuk" yerine "keyf”liği" ifade etmektedir. Zira bu gibiler, varlıklarını o tür "devlet"e borçludurlar. O "devlet"e kefildirler; çünkü o "devlet" de bunlara kefildir. O yüzden, "hukuksuzluğu" savunurlar. Tabii, bunu "yaşasın hukuk dışılık" diye yapmazlar. PKK'ya karşı mücadelenin unutulmaması gereğinden dem vurup, vatanseverlik demagojisinin arkasına saklanıverirler.
Vatanın malvarlığını yağmalama eğiliminde oldukları için, "vatanseverlik" tekelini elde tutmak isterler. Tekelciliğe alışkındırlar zaten. Kendi yakın geçmişleri "rutin dışı" olduğu için, "devlet"in "hukuk dışı"na çıkmasında bir gariplik görmezler. Sığınak hazır: PKK ile mücadele...
Peki, eğer Batman Valisi, "özel birlik" kurmaya kalkışmasa, Türkiye PKK ile mücadeleyi kaybedecek miydi?
Eğer, Uğur Mumcu'nun sayısız yazısında ismi geçen şaibeli Bulgar Kintex firmasından silah ithal edilmeseydi, Türkiye'nin Güneydoğu'su topraklarımızdan koparılacak, ülkemiz bölünecek miydi?
Gümrük kayıtlarında gözükmeyen 507 bin dolarlık bir silah ithalatı var. Yani, ortada hepimizin ceplerine uzanan bir soygun söz konusu. Eğer, bu tür yolsuzluklar yapılmasayda, Türkiye, teröre karşı yenik mi düşecekti?
"Özel birlik" mensuplarından bir bölümünün, bazı "devlet yetkilileri"nin ithal ettiği silahlarla birlikte Hizbullah saflarına geçtiği iddiası var. "Ne yapalım, iki saatte 118 PKK'lı temizlemek karşılığında, Hizbullah palazlanmasını sineye çekeriz" mi demeye getiriyorsunuz?
Ne vakit beytülmala zarar gelse, ne vakit devlet bünyesinde bir skandal patlasa, yolsuzluklar ortalığa saçılsa; bunlar kalemlerini "devlet"e siper ediyorlar. Devletin itibarını bozan bunlar; her fırsatta devlet imkânlarını kendi malvarlıklarına dönük olarak kullanan bunlar; dolayısıyla devleti asıl güçsüz düşüren bunlar.
Avrupa yolunda, güçlü bir devlet istiyoruz. Hakkın hukukun üstünlüğünün altında bulunan bir devlet; hukuk devleti!