Bundan on-onbeş yıl kadar önce Nokta dergisinde hazırladığımız bir kapak konusunu hatırlıyorum.
Kapak spotu "Tabuları kıralım" idi galiba. Yazıda bir takım insanlar çıkıyor; Yılmaz Güney'den, Yaşar Kemal'e ve Nazım Hikmet'e kadar birçok "tabu" ismin, "Aslında pek de söylendiği kadar kusursuz ya da usta ya da dahi, ya da her neyse... olmadığını söylüyordu...
Hatırlıyorum da, bir Nokta'cı olarak yaptığımız bu kapaktan nasıl da gururluydum... Kültür hayatımızın kimi tartışılmaz isimlerini tartışmaya açarak, insanların beyinlerindeki bir görünmez kilidi kırıverdiğimizi; o kilit bir kez kırıldı mı arkasının çorap söküğü gibi geleceğini; bir nev'i kültürel Rönesans yaşanacağını sanıyordum.
Besbelli ki o zamanlar bu toplumun kırılan tabulardan çok daha hızlı bir şekilde yeni tabular üretmeye yatkın bir toplum olduğunu tam bilmiyordum.
Son günlerde açılan Yılmaz Güney tartışmasını izlerken ya da Besim Tibuk'un Nazım Hikmet'le ilgili açıklamasını okurken artık o günlerdeki kadar iyimser değilim.
Aradan geçen onbeş yılda ürettiğimiz yeni tabulara, yeni putlara, efsane isimlere bakıyorum da, keşke eskileri yıkmak için bu kadar çabalamasaydık diyorum. Hiç değilse onlar bugünküler kadar naif değildi. Üstelik de eski oldukları için daha az etkiliydi.
Aradan geçen onbeş yılda, eski tabuları yıkmaya çalışırken, yeni yeni tabu üretip zihnimizi onların emrine verdik. Yeşil dedik, çevreyi koruyalım dedik, ama on-onbeş yıl geçmeden bu masumane özlemi, kılına dokunamadığımız bir puta dönüştürdük. Yeşil bir tanrı yaratıp ona tapınmaya başladık. Eskiden Nazım'a, Yılmaz Güney'e toz konduramazken bugün Uğur Mumcu'yu, Barış Manço'yu, Sezen Aksu'yu efsaneleştirip eleştiri menzilinin dışına taşıdık.
Şimdi iki şeyi çok iyi biliyorum.
Birincisi eğer habire yeni tabular üreten bir kültürle kuşatılmışsanız, tabu kırmakla baş edemezsiniz.
İkincisi, tabu üreten kültürel iklimi değiştiremezseniz, tabu kırmaya kalktığınızda da züccaciyeci dükkanına girmiş file benzersiniz... Vur deyince öldürür, dün ak dediğinize bugün kara demeye başlar ama farklı tonları, farklı renkleri yine göremezsiniz.
Peki biz nasıl oluyor da bu kadar çok tabu üretiyoruz?
Sabah, bir yandan bu yazıyı yazmaya hazırlanır, bir yandan da gazeteleri karıştırırken Oğuzhan Asiltürk'ün Milliyet'teki röportajı ilişti gözüme.
"Çok açık söylüyorum, bizim kültürümüzde tenkit yoktur" diyor Asiltürk sanki marifetmişçesine...
Düşündüm: Aslında Asiltürk'ün kendi parti kültürü ya da cemaat kültürü için söylediği sözler, derece farkıyla bütün toplum için geçerli değil mi?
Eleştiri geleneği olmayınca yapacak iki şey kalıyor geriye; insanları ya da fikirleri ya kutsayıp başımızın üstüne tutuyor ya da hoyratça yere çalıp üstünde tepiniyoruz.
Bir türlü, onunla aynı düzlemde durup, ona başımız hizasından bakamadığımız için gerçek boyutlarını bir türlü göremiyoruz.
Eğer başımız hizasından bakabilseydik Nazım Hikmet'in büyük şairliğini de; komünizm konusundaki vahim yanılgısını ve bu ideolojik yanılgının şiirine verdiği zararı da, vatan hasretini de Rusya'daki mülteci rahatlığını da; politik sektarizmini de naifliğini de; birkaç aşkı aynı anda yaşayabilecek kadar büyük olan koca yüreğini de; kadınlarına karşı vefasızlığa ve insafsızlığa varan zampara karakterini de aynı anda görebilirdik.
Yılmaz Güney'in hem bir katil hem de kayda değer bir Türk sinemacısı olduğunu tesbit etmek; yetiştiği kültürden gelen fedodal-maço özelliklerin, sonradan içine girdiği sosyalist kültürle pek de çelişmediğini görmek bu kadar zor olmazdı...
Onlara karşı tek bir duyguyla yanıp tutuşmazdık böyle. Aynı anda hem sever hem kızar, hem saygı duyup hem de küçümseyebilirdik...