


Alnında ışığı hissedenler...
Atatürk, tiyatro sanatçılarımız için "Alnında ışığı ilk hissedenler" tanımlaması yapar. Bu tanımlama, kültür ve sanat varlığımızın aydınlatıcı derinliğidir.
Vedat Demirci tarafından hazırlanan ve tiyatro sanatçılarının yaşamını aktaran çalışma "Alnında ışığı ilk hissedenler" adını taşıyor. Türk tiyatrosunu anlatan kitaba seçilebilecek bundan güzel isim düşünemiyorum... Demirci'nin kitabı, gelecek kuşaklar için belge niteliğinde mükemmel bir eser.
Kitap, Türk tiyatrosunun geçmişini anlatan Turgut Özakman'ın nefis özetiyle başlıyor. Dünyanın, 2500 yıl önce sergilediği tiyatro eserlerine karşılık, bizim maceramız 140 yılı henüz doldurmuş.
Şinasi'nin "Şair Evlenmesi" ile başlamışız ve Cumhuriyet ile tiyatro sanatını kültürümüzün en önemli öğelerinden biri haline getirmişiz. Son yıllarda yağa düşürülen devlet sanatçılığı için bir zamanlar en değerli adayları, kültür ve sanat mabedimizde, Türk tiyatrosunda arardık... Kitap Muhsin Ertuğrul ile başlıyor. Bu kadirşinas anlayış, ulusal gururumuzu doruklaştıran 60 değerli tiyatro sanatçımızın öyküsüyle devam ediyor...
Ben onlara sanatımızın nur burçları diyorum. Ve kuşkusuz ayakta alkışlanan daha binlerce tiyatrocumuz var.
***
Elli yıl önce halkevinde ilk kez sahneye çıkmış; Ahmet Kutsi Tecer'in "Köroğlu" oyununda rol almıştım. Rejisörümüz, avukat Burhan Bey'di. Ortaokulu henüz bitirmiştik.
Burhan Bey'in bize tiyatro ile ilgili olarak anlattıkları hâlâ kulaklarımdadır: "Ulgar insan" aile terbiyesiyle yetişir. Öğretim kurumları uygar insanı eğiterek "bilgili insanı" yaratır. Sanat, bilgili insanı alarak, onu "olgun insan" dinginliğine yüceltir."
***
Erasmus "Deliliğe Övgü" isimli eserinde mitolojinin tanrısı Jüpiter'i tepeye çıkartıp insanları seyrettirir. Dünyayı tiyatro sahnesi gibi kullanır. Amacı, bu sahnede hayatın gerçek yüzünü yansıtmaktır. Erasmus'a göre, "tiyatro, tanrıların mesleğidir ve yaratıcılığı simgeler."
Bastil'i basan ihtilalciler Paris sokaklarını alt üst etmiş; bu arada bir semt tiyatrosunun kapısını zorlamışlardı. Ertesi gün Danton, bu densizliği lanetledi: "İhtilâlciler isterse imparatoru devirebilirler; ama Fransız tiyatrosunun kapısını zorlamaya yeltenemezler... Tiyatronun değerini kavrayamayan zihinlerden ve ruhlardan insanlığa asla hayır gelmez..."
Aynı gece takasız ömrün dehlizlerinde gezinen ihtilalciler, kapısı zorlanan tiyatrodaydılar. Utançlı yüzle, tiyatronun evrensel erdemine ve kovancına ayıp ettiklerini itiraf ettiler.
***
Tanzimat, meşrutiyet ve cumhuriyet süreciyle medeniyet değiştirme dönemi yaşadık. Atatürk Türkiye'nin, Batı'dan koparak ve uygarlıkla çatışarak çağdaşlaşamayacağını görmüştü.
Türk çağdaşlaşması, demokrasi ve hümanizma mükemmelini yaratan enerjiydi. Bu enerji, sanatçı ufkunun zenginliğiyle renk ve değer kazanıyordu...
Atatürk, kültür üretimine katılmayı temel insan hakkı olarak tanımlamıştı. Onurlu bir millet ve sanat felsefesini özetlediği "Alnında ışığı ilk hissedenler" özdeyişiyle bir ulusal iftaharı ebedileştirmişti.
Bu iftihar, tiyatro sanatçılarımızın onurunu yükselten hüküm cümlesiydi. Bu hüküm cümlesi, Türk tiyatrosunun dinamiklerini ve performans tabanını cumhuriyetin güvencesi altına alıyordu. Cumhuriyet, Türk tiyatrosuyla övünüyordu...
***
Yaklaşık kırk yıl önceydi. Kızıltoprak'ta Itri Dede Sokağı'nın köşesindeki panoda Elhamra Tiyatrosu'nun afişi asılıydı. Ali Sururi'nin, Tevhid Bilge'nin, Belkıs Dilligil'in gülen yüzlerini hatırlıyorum. Mahallenin çocukları, söğüt dallarından yaptıkları yaylara oklarını yerleştirmiş, bu panoya atıyorlardı.
Mendiline akşam meyvesini yerleştirmiş olarak evine dönen merhum İsmail Dümbüllü, gördüğü manzaradan hüzünlendi.
Evimin balkonundan izliyordum. Çocuklara yaklaştı. Yanaklarını okşadı. Oklarını, uzaklık yarışması için atmaları söyledi ve ekledi: "Onlar, yiğit ve dürüst cumhuriyetimizin sanatçılarıdır..."
Kırk yıldır bu iftiharın büyüsündeyim...
Bu iftihar, ışığı alnında ilk hissedenlerin büyüsü olarak bir cılız ırmaktan, bir koca deryaya dönüştü.
***
Yarın, "Sevgililer Günü" bütün sevgilileri kutluyorum.