


Su müdahalesi!
Daily News'un dünkü manşeti sekiz sütunaydı: "Demirel su konusuna müdahale etti!"
Kıyak emeklilik konusu, Türk cumhuriyetleri konusu, temel atma törenleri konusu, ülkenin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğü konusu gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın müdahale etmesinde anasının ak sütü gibi helallık bulunan konulardan birisi ve belki birincisi de "su" konusudur.
Çünkü kendisinin eğitimi, mesleği ve uzmanlığı "su"dur. Sayın Demirel, devletimizin gelmiş geçmiş en genç Su İşleri Genel Müdürü'dür.
Zaten gazetedeki haberde de Cumhurbaşkanımızın mesleğinin "Hidrolik Mühendisi" olduğuna dikkat çekilmekte ve Dışişleri Bakanlığı'nın "Seyhan, Ceyhan ve Manavgat nehirlerinin suyunun öteki ülkelere satılabileceği" yolunda ki açıklamasına karşı çıktığı belirtilmektedir.
Bu müdahelenin arkasında yatan gerçek ülkemiz bakımından suyun taşıdığı stratejik ve ekonomik önemden ve suyun gerçekte kıt bir kaynak oluşundan kaynaklanıyor.
Gerçekten de üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz nüfus ve gelişme sürecine bakılırsa su bakımından oldukça sınırlı kapasiteye sahiptir.
Bunu yaz günleri büyük kentlerdeki su kesintilerinden değil Anadolu'daki bir çok yerleşim bölgesinin içme suyundan yoksun olmasına bakarak da görmek mümkün. Bir süre önce bu köşede yine belirtildi; dünya harikası bir tarihsel anıt kent olan Mardin'de içme suyu musluklardan yıllardır üç haftada (evet 3 haftada) bir akmaktadır.
***
Su, tarihin akışını, uluslararası ilişkileri biçimlendiren başlıca konulardan birisidir. Alman tarihçi Karl Wittfogel suyun, petrol gibi siyasal güç araçlarından birisi oluduğunu örneklerle kanıtlar.
Uzun süredir İstanbul Gazeteciler Cemiyeti'nin çıkarttığı Bizim Gazete'deki köşesinde sessiz sedasız derin araştırmaya dayalı içerikli makaleleler yazan Necat Aşkın'a göre, "veriler hidrolik kaynakların yeryüzüne dengesiz dağılmış olması suyun bu yüzyıl içinde önemli uluslararası gerilimlerin, sosyal çatışmalar ve hatta savaşların olacağını" gösteriyor.
Sayın Cumhurbaşkanı'nın müdahalesi de zaten bundan kaynaklanıyor. Ortadoğu'da gerçekleştirilmeye çalışılan barış sürecinde Dicle ve Fırat'ın sularının da Amerikan ve İsrail politikalarına bir yansıması bulanacağı muhtemel görülüyor.
Uluslararası bilim dergisi Nature 27 Ocak 2000 sayısında, ABD'nin Minnesota Üniversitesi'nin Doğu Afrika'da yaptığı bir çalışma yayınladı. Buna göre Ortaçağ'dan bu yana bu bölgedeki sosyal düzensizlikler kuraklık dönemleriyle birebir çakışmaktadır. Geçmiş dönemler için yapılan bu tesbitlerin yanısıra, bilim adamları alınan bütün önlemlere karşın 1950-1990 arasında su ihtiyacının üç katına çıktığını ve bu artışın sürdüğünü belirtiyorlar. Günümüzde ulaşılabilen tatlı su kaynaklarının yarısından fazlası kullanılıyor. Bu gidişle 2030'a doğru, talep kullanılabilir rezervin üstüne çıkacaktır.
Su, gezegen üzerine düzensiz bir biçimde dağılmış durumdadır. Bu olgu tüketimde de büyük farklar oluşmasına yol açmıştır. Afrikalı bir kişiye göre bir Amerikalı yüz kat fazla su kullanmaktadır. Seyrek yağmur düşen bölgelerde sosyal ve siyasal çatışmalar da kendiliğinden oluşmaktadır. Bir milyar kişinin içme suyu yoktur. Dünya nüfusunun yarısı en temel hijyen koşullarından uzakta yaşamaktadır. Bütün hastalıkların yüzde 80'i ve ölümlerin üçte biri gelişmekte olan ülkelerde suyun mikroplu olmasının sonucu.
***
Bu olumsuz gidişin farkına varılıyor. Eskinin büyük baraj projelerinin artık modası geçiyor. Gelişmiş ülkelerde suyu kullandıktan sonra atmak yerine, yeniden kullanılabilir hale getirme çalışmaları yapılıyor. İsrail'de günlük kullanılan suyun yüzde 70'i yeniden devreye sokuluyor. Deniz suyundan tatlı su elde etmek çok pahalı. Bu yüzden ancak Suudi Arabistan, Kuveyt, İsrail ve ABD'de başvurulan bir yöntem. Güneş enerjisinden etkili ve ucuz kullanım sağlanabilirse durum değişebilir.
Özetle suyun değerini yeniden hatırlamanın elimizdeki suya sahip çıkmanın zamanı.
Cumhurbaşkanı'nın "su müdahalesi" bu bakımdan anlamlı. Keşke TEMA gibi bir sivil örgütlenmeye su için de gidilse ve "Türkiye çöl olmasın!" kampanyasında, toprağın yanına su da alınsa...