"Düş ne kadar büyükse, düş kırıklığı da öyle büyük olur" demiş ya eskiler.. İşte aynen o..
Zeki ile Metin'i nasıl severim.. İnsan olarak, dost olarak, oyuncu olarak..
Eşref Kolçak, Türk sinemasında filmlerini özellikle izlediğim oyuncuydu, lise, üniversite yıllarında.. Ayhan Işık mı, Göksel Arsoy mu, diye kıyamet koparken ben Eşref Kolçak'a giderdim, sessiz sedasız.. Çok iyi oyuncuydu da ondan..
Yıldız Hanım, bakın Yıldız Kenter demek gelmiyor içimden.. Ceketimin önünü ilikleyip "Yıldız hanım" diyorum, benim bir tiyatro aşıkı olmamda baş rolü oynamış muhteşem bir sanatçıdır. Şükran Güngör, tiyatromuzun en sessiz kahramanlarından biri..
Bunlar bir araya gelecekler ve dostluğun sevginin filmini yapacaklar.. Yıllar önce kimbilir kaç kez izlediğim Fikret Hakan, Muhterem Nur, Salih Tozanlı Üç Arkadaş gibi..
Filmi de Zeki Ökten çekecek.. Türk sinemasının önde gelen isimlerinden Ökten, 10 yıllık suskunluktan dönerek çekecek..
Nasıl ama nasıl hevesle gittim filme..
Ve orda kaldım.. Kala kaldım.. Çıkarken benimle çıkanların yüzlerine baktım.. Bir iki hanım vardı, mendil ellerinde.. Ama çoğunluk benim gibi şaşkındı..
Nasıl ama nasıl ağdalı bir film yapmış Ökten.. Nasıl ama nasıl zorlamış sahneleri, insanları hüngür şakır ağlatmak için.. Ağlama duyusu böyle verilmez..
Siz filmi öyle yaparsınız ki, insan farkında olmadan ağlar..
O Love Story filmi ki, şurup gibi akıp gidiyordu, insanın içine.. Ağdalı buldu eleştirmenler ve yerden yere vurdular.
Güle Güle, tam ama tam alla turca arabesk bir Aşk Hikayesi olmuş..
Yahu öyle öksürmeler, kan kusmaların Hıçkırıklar, Nalanlar devrinde kaldığını sanmıştık..
Nedir o bitmek tükenmek bilmeyen hastane sahneleri..
Filmde aslında hiçbir sahne bitmek tükenmek bilmiyor ki?..
Neden bilmiyor.. Çünkü konu kısa, film uzun.. Kısa konuyu uzun filme göre çekmişler, çekmişler, filmde tempo mempo kalmamış..
Bozcaada gibi dünya harikası bir mekan bulmuşsun.. Dünya çapında oyuncular seçmişsin.. Yaptığın filme bak..
Adlarını saydığım beş dev oyuncu dev oynuyorlar.. Hatta gereğinden fazla dev oynuyorlar.. Over Acting derler, sinema dilinde.. Yani rol kesmek.. Yönetmen izin verirse, bu dev tiyatrocular da alabildiğine teatral oynarlar işte.. Bu yüzden bir bakıyorsunuz en rahat izlediğiniz Eşref Kolçak..
Niye.. Sinema dilini en iyi bilen o.. Tek sinemacı o..
Bu film konusunda enaz bir yazı daha yazmaya kararlıyım.. O çok "Ayıp" finali tartışmak için.. Film boyunca yaratılan "Dostluk" anıtının altına dinamit koyan finale..
Ama biraz zaman geçsin.. Film henüz sinemalarda.. İnsanlar olabildiğince keyifle izlesinler hele..
Sonu tartışmam için, sonu söylemem gerek..
Ya tutarlı olmak!..
"Holanda" yazmıştım, hem de defalarca, yazının içinde.. Hepsi Hollanda olmuş..
"Hakketmek" diye yazmıştım, o da "Hak etmek" diye düzeltilmiş..
Benim iyilik perim, bu sözcükleri yanlış imla ile yazdığıma karar verip düzeltmiş..
Teşekkür etmem gerekir değil mi?..
Hayır kızdım..
Bakın neden?..
Bugünkü yazımı bir iyilik meleği düzeltti. Yarın o iyilik meleği izinli olursa, Hıncal okuyucu nezdinde birgün "Hollanda" öteki gün, "Holanda" yazan biri durumuna düşecek..
Hıncal'ın bir yazım tarzı vardır.. Hıncal konuştuğu gibi yazar..
Konuşurken "Holanda" diyorsa, yazarken ikinci "L" yi eklemez..
Konuşurken "Hakkettim" diyorsa, yazarken ikinci "K"yı düşürüp "hak ettim" yazmaz.
Arapça bilgiçleri durmadan yazarlar ki, "Hak" kelimesinin sonundaki harf, arapçada keftir, ya da kaftır.. Bana ne?.. Bana ne yahu.. Ben bu ülkede yaşıyorum. Türkçe konuşuyor, türkçe yazıyorum. Sondaki harf benim alfabemdeki "K" dır.
Nasıl "Bu benim hakkım" derken, "Hakkaniyet" derken, dilim ikinci "K"yı araya sokuyorsa, "Hakketim" derken de sokuyor. Öyle olunca öyle yazıyorum. Öyle yazılması gerektiğini de, ısrarla öyle yazarak savunuyorum.
Şimdi benim iyilik meleğimin, benim yazımda ikinci "K"yı yok etme hakkı (Hakı değil, hakkı) var mı?..
Yazım tarzlarının hangisinin doğru olduğunu kırk yıldır tartışırız. Ama tutarlı olmayı tartışamayız, değil mi?.