kapat

08.02.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ALİ KIRCA(alikirca@sabah.com.tr )


11 Mart 99'da siz neredeydiniz?

İçişleri Bakanlığı brifing salonunda ışıklar söndü... Sahne aydınlandı... Film başladı... Perdede üç kişi vardı...

Birisi yere yatırılmış genç bir adam.

O, kurban... Gözleri, ağzı, elleri, ayakları bağlı... Başında iki kişi... Birisi ayaklarından tutuyor... Öteki, iki ucunda tahta bağlı bir urganla kurbanın boynunu sıkıyor...

Yerdeki halının desenleri, sürekli sallanan bir tül perde ve odadaki sessizlik dikkat çekiyor. Sıradan bir "ortadirek" evi bu...

Yani herkese ait olabilecek ve herkesin yaşayabileceği... Üst katında, alt katında kadınların habire konuşup durduğu...

Çocukların koşuşturduğu... Mutfakta tencerede kaynayan çorbanın kokusu; televizyonda çizgi film... Yani "ölüm evi"nin dışında "hayat" olanca hızıyla akıp gidiyor.

Ve ölüm "ağır ağır" icra ediyor hükmünü... Kurban 27 dakikada ölüyor..

Gözümüz perdenin köşesine ilişiyor...

Köşede 11 Mart 1999 yazıyor...

Saat 15.27... Ve bu satırların yazarı soruyor: Ölüm ağır ağır gelirken siz neredeydiniz?

11 Mart 1999, saat 14.53'te siz neredeydiniz? Ne yapıyordunuz?

Sorumuz komşularına değil elbette...

Sorumuz herkese...

Bu ülkede yaşayan herkese...

11 Mart 1999'da neredeydiniz?

***

Ecevit, o gün Ankara'daydı örneğin...

Gazetecilere ünlü demecini veriyordu:

"Şimdi Türkiye zamanı..."

Uluslararası mali çevrelerin ve siyasi odakların gözbebeği olmak üzereydi ülkemiz...

Dünyada Türkiye zamanıydı artık...

Mecliste ise küskünler harekâtı vardı.

Recai Kutan, Erbakan'ın evindeydi o gün... Mesut Yılmaz da diyordu ki:

"Küskünlerle teröristlerin hedefi aynı, ortak hedefleri seçimleri erteletmek... Erbakan tertip içinde..."

O gün, polis karakolları ve alışveriş merkezleri alarmdaydı...

Carousel ve Atrium'da önceki gün patlayan bombalar şehre korku saçmıştı çünkü...

Terör şehire inmişti...

Oysa, tül perdesi sessizce sallanan evde; kimsenin farkında olmadığı bir cinayet işleniyordu... "11 Mart 99'da neredeydiniz" sorusunun binlerce cevabı olsa da bir tanesi tartışılmazdı. "Biz hiçbirimiz orada değildik.." Katillerin ve kurbanın dışında...

Farkında değildik cinayetin...

***

Şimdi "beyaz perde"de seyrettiğimiz filmin "vizyon"a girip girmemesi tartışılıyor...

Medyanın ve kamuoyunun bir kesimi gösterilmesinden yana... İşlenirken farkına varılmayan cinayetin "sonradan" tanığı olunmak isteniyor... Oysa, birşey gözlerden kaçıyor... Çok önemli birşey... Biz, beyaz perdede üç kişi görüyoruz... Oysa odada "dördüncü" biri daha var... Cinayeti kamerayla kaydeden kişi... Onu göremiyoruz...

Filmi "o" çekiyor... "O"nun gözleri vizörden bakıyor.. "O"nun elleri "zoom" yapıyor... Ayrıntıları, arşivlere geçiriyor...

Korkuyu ve çaresizliği kaydediyor...

Çaresizliği ve teslimiyeti...

Görüntülerde tam bir "kurban etme" ritüeli var... Kurban edenler işlerini adeta "özene-bezene" yapıyor.

Ama asıl önemli olan kurban...

Objektif hep kurban edilenin yüzünde..

Belki direnecek gücü yok, belki çaresiz..

Ama sanki ondan öte birşey..

O, direniyor... Çarpınıyor..

Sadece derin nefes alıyor.. Bekliyor.. Ölüm anını... Çünkü o kurban...

Ötekiler "kurban ettiklerini" düşünürken; o "kurban" olduğunun farkında...

Ve... Dördüncü kişi bütün bunları kaydediyor. Ve biz kaydedilen o görüntülerin yayınlanmasını istiyoruz.

O görüntüleri "medya" çekmedi.

Kimse gizli kamerayla kaydetmedi...

Polis kamerasıyla filan da tesbit edilmedi...

Birileri, bir yerlerde "göstermek" için çektiler.. O "birileri" ve o "biryerler" biz mi olmalıyız? Yani... "Prodüksiyon"unun başkasına ait olduğu bir filmin "vizyon"unu biz mi üstlenmeliyiz?.. Bu işte bir yanlışlık yok mu sizce..

Ya da.. Tuzak?..

***

Bu dünyada unutulmayacak hiçbir şey yoktur... Hiçbirşey insan belleğinin unutkanlık menzilinin dışında değildir...

Ne kadar "çarpıcı" ve "hunharca" olursa olsun, gün gelir o görüntüler de unutulur..

Lakin kim bilebilir, sizin o cinayeti izlediğiniz dakikalarda bir başka cinayetin işlenediğini?.. 11 Mart 99'da biliyor muydunuz ki?

Biliyor muyduk?.. Görüntüleri seyretmek ve seyrettirmek yerine; o cinayetin işlediği "an"ların ve "dünya"ların şifrelerini çözmek daha anlamlı değil mi?

Başkalarının çektiği filmlerle ürkmek yerine; içinde korkunun ve kör bağnazlığın olmadığı senaryoları "hayata çekmek" daha anlamlı, değil mi?.. Plazalarla evler arasında gidip gelirken, ara sıra yan yollara sapmayı hiç düşündünüz mü?.. Hayatın gündelik ana ekseninden çıkıp, "başka zaman"ların ve "başka dünya"ların size kapalı kapılarını açmayı düşündünüz mü?

***

11 Mart 99'da başka neler mi oluyordu?..

Genel Kurmay raporu, terörün kontrol altına alındığını ve PKK'nın tamamen yok edileceğinin altını çiziyordu...

Ertesi gün de Kapıkule'den gelen bir tırda yapılan aramada 130 bin mermi bulunuyor ve gazeteler "Bir orduya yeter" başlığını atıyordu... Ve aynı gün, PKK'nın 2 numaralı adamı Şemdin Sakık, Diyarbakır'daki cezaevinde Güneri Civaoğlu'na şöyle diyordu:

"Atina aracılığıyla İran'a 80 füze geldi.. İran, 40'ını bize (PKK'ya); 40'ını da Hizbullah'a verdi..."

İşte böyle. Tam kardeş taksimi yani...

Kırkı ona, kırkı buna...

Sahi, siz 11 Mart 99'da neredeydiniz?

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır