kapat

08.02.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Bindik bir alamete
Minibüscümüz kazık fren yapınca, aracın içindekiler de birbirlerinin üstüne plonjon yaptı; durumumuz Picasso üstadın non-figüratif tablolarına benzedi

BENDENİZ, eskilerin "vesait-i umumiye" dedikleri toplu taşımacılık araçları arasında, minibüsleri pek tercih etmem. Hatta bu ne deve ne kuş nesneleri "insan taşımacılığı" işine pek yakıştıramam; bunlarla olsa olsa, kumaş, züccaciye vesaire gibi ufak tefek esnaf eşyası taşınabilir, diye düşünürüm. Fakat bunun burası İstanbul; öyle zaman oluyor ki, vasıta seçecek durumunuz kalmıyor. Sevseniz de sevmeseniz de bizzarur, yani zorunlu olarak minibüse de biniyorsunuz. Geçenlerde bendeniz de pek acele bir iş için Göztepe'den Kadıköy'e giderken, minibüse binmek mecburiyetinde kaldım. Araya ilave koltuk yerleştirildiği için cendere haline getirilmiş koltuklardan birinde, iki büklüm yer bulabildim.

YAN OTURMAK, RACON
Şoföre dikiz aynasından bir göz attım. Suratında bir karış sakal olan pala bıyıklı, insan azmanı bir zat. Koltuğuna bermutad, akıntı çağanozu gibi yan oturmuş. "Bermutad" diyorum; şundan: Koltuğa yan oturmak, minibüs şöförleri arasında bir racon". Yani, onların "alamet-i farika"ları gibi bir şey.

Allah gani gani rahmet eylesin, toprağı bol olsun, pek hoşsohbet, her hususta, bilhassa güzel sanatların her dalı üzerinde derin malumat sahibi bir Mesut Çatı dostum vardı. Merhum bir gün, bir minibüs şöförüne, "Evladım, koltuğunuzda ne diye nizami bir şekilde değil de yan oturuyorsunuz? Bunun bir esbabı var mıdır" diye sormuş. Şöför ne cevap verse beğenirsiniz:

"Beybaba, böyle oturunca araba daha az mazot yakıyor da ondan."

Tabii, olacak iş değil. Arabanın az yaktığı filan yok. Adam aklı sıra, Mesut'u makaraya saracak. Mesut bu; altında kalır mı? Cevabı yapıştırmış:

"O zaman bari ayakta sür de, masrafın iyice azalsın evladım!"

Rahmetli bu hikayeyi sık sık anlatırdı, karşılıklı gülüşürdük.

SORU İŞARETİ GİBİ
Ne ise efendim, sadede gelelim. Minibüse benden sonra binenler ayakta kaldılar. Tavan da basık olduğu için insanlar, soru işareti şeklinde yolculuk ediyorlar. Ben, daracık koltuk arasının cenderesinde oturur halde, onlar ayakta işkence çekiyorlar. Şoför bir de radyoyu ağzına kadar açmaz mı! Sabah sabah insanın içini karartan bir arabesk vaveyladır koptu, minibüsü Güneşli'nin varoş barlarına çevirdi. Söz misali, "Beni yaktın sen de yanasın! Gözlerin çıka, boynun devrile!" diye bedduaların yağdırıldığı tüyler ürpertici bir terane... Sizin anlayacağınız, işkence içinde işkence.

Şimdi efendim, antrparantez şunu arzetmek istiyorum: Çok emin yerlerlerden işittim ki, minibüsün dünya yüzünde insan taşımacılığında kullanıldığı ülke olarak Hindistan, Pakistan, Bangladeş bir de biz kalmışız. O uzak ülkelerde de minibüsler folklorik desenlerle rengarenk boyanıyor, birer naif tabloya dönüştürülüyormuş. Bu özellikleri sebebiyle biraz geleneksel, biraz da turistik amaçla kullanımda tutuluyor imişler. Bizde ise malum-u aliniz, minibüslerin üzerine boya ile yazılıp çizilenler diğer sürücülere meydan okuyan, "En büyük benim" böbürlenmesiyle dolu külhanice ibareler. Yani hiçbirinin edebi, turistik, vesaire bir değeri yok. Buna rağmen minibüsler, israrla tedavülde tutuluyor.

Lafı yine uzattık; hikayemize dönelim. Bizim minibüsün hızının da kararı yok. Bazen kağnı gibi yavaşlıyor, bazen de maazallah, cehennem arabası gibi hızlanıyor. Artık yol kenarlarından alacağı yolcunun durumuna göre... Şoförümüz Ziverbey yönüne doğru Allah ne verdiyse kaptırmış, 80-90'la gidiyordu ki, yan sokakların birinden fırlayan bir genç kızın el etmesiyle birlikte "Zınk!" diye kazık fren yaptı. Onun kazık fren yapmasıyla beraber, minibüsün içinde de herkes birbirinin üzerine plonjon yaptı.

Ortalık Picasso ve Salvador Dali üstadların non-figüratif tablolarına döndü; kimin parmağı kimin gözünde, kimin bacağı kimin omzunda, belli değil. Hele, ayakta seyahat eden biçareler enikonu ködüğüm oldular. Şişmanca, orta yaşlı bir hanım yolcu durumu protesto edecek oldu:

"Kelle mi götürüyorsun şoför efendi? Biraz yavaş olsana? İnşaata mıcır taşımıyorsun, arabanın içinde insanlar var!"

KAFA TUTTU
Adam hak verip özür dileyeceğine çekti kenara durdurdu; gözlerini belerterekten bir de-tabiri amiyanesiyle-postasını koydu:

"N'olmuş hanım abla? Senin keyfine göre mi süreceğiz? Minibosu satın mı aldın? Gideceğin iki adım yol. Keyfine o kadar düşkünsen taksi tutsaydın.. Alla alaaa!"

Bu sefer hepimizin nevri döndü. Açtık ağzımızı yumduk gözümüzü; kerataya haddini bildirdi. Baktı ki bütün minibüs yolcuları galeyan halinde, pabuç pahalı, sesini kesip yola koyuldu. Kadıköy'e kadar bir daha zırt pırt kazık fren yapmaya, olur olmaz durup kalkmaya, ileri geri konuşmaya cesaret edemedi. Ama bakışlarından, hakkımızda pek hayırlı şeyler düşünmediği gayet aşikar şekilde belli idi.

Her ne ise efendim, bu minval üzere Kadıköy'e vasıl olduk, kendisimizi bu seyyar işkence makinasından dışarı attık ta, rahat bir soluk aldık.

Şimdi bendeniz diyeceğim ki, "Bir daha minibüse binmek mi? Zinhaar! İki elim kanda olsa binmem!.."

Fakat başta da arzettiğim gibi bunun burası İstanbul. İnsan şehre değil, şehir insana hakim. Öyle an geliyor ki, minibüse bile binmek mecburiyetinde kalıyorsunuz. Bu bakımdan büyük lokma yemeli ama büyük laf konuşmamalı; "İnşaallah bir daha binmeye mecbur kalmam" temennisinde bulunmakla yetinmeli.

Kulunuz bu hikayeyi nakletmekle şu devasa şehr-i İstanbul'daki bilumum minibüs şöförlerini aynı kefeye koyuyor değilim. İçlerinde muhakkak koltuğuna nizami şekilde oturan, trafik kurallarına harfiyen uyan, yolcuya karşı saygılı davranan kibar, nazik zevat mevcuttur. Fakat korkarım, bu zevat azınlıkta kalıyor; kurunun yanında yaş da yanıyor. Bütün İstanbullular'ın dileği şudur ki, minibüsler ya ıslah edilip "dünya kenti" diye vasıflandırdığımız güzel İstanbulumuz'un şanına, saygınlığına yaraşır bir duruma getirilsinler, ya da efendime söyleyeyim, İstanbulumuz, bu tuhaf vasıtaların mevcudiyetinden halas edilsin. Çünkü şu halleriyle, İstanbul'a yaraşmadıklarısahıyorum herkesin kabul edeceği bir vakıa...

Bir başka hasbıhalde buluşabilmek temennisiyle kalın sağlıcakla, sıhhat ve afiyetle efendim.


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır