Unutulmasın ki, Avrupa'da yeni ırkçılığın asıl can alıcı temasını yabancı düşmanlığı oluşturuyor. Ve yabancı düşmanlığının, neo faşist partilerin seçmen kitlelerini aşıp muhafazakar partilere doğru yayılan güçlü bir kitle tabanı bulunuyor. Eğer Avrupa'da yaşananlar yalnızca faşizm heveslisi bir grup dazlağın marifeti olsaydı, sorun zaten büyük sayılmazdı. Ama durum böyle değil... Sıradan Avrupalıların önemli bir bölümünün kalbi de neo faşist militanlarla birlikte atıyor. Geniş kitle, o militanların şiddete başvurmasını tasvip etmiyor ama, dazlaklar çıkıp da "Bu ülke bizim, bu ülkenin iş imkanları bizim, refahı bizim" dediği zaman ona gönülden hak veriyor. Kendi oğlu iş bulamazken çoluk çocuk çalışan ya da mülteci yardımıyla, işsizlik parasıyla geçinen yabancılara tepkiyle bakıyor. Kendisinin ortaya koyamadığı bu tepkiyi ortaya koyan neo-naziler'e pasif destek veriyor.
Kısacası, Avrupa'da neo faşizm böyle güçlü bir maddi temele sahip. Ve bu maddi temel kolay kolay ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Çünkü dünyanın varoşlarından metropolüne doğru büyüyen yoksullar akını hiç de duracak gibi değil. Globalleşen ve sınırları flulaşan 21. yüzyıl dünyasında göçmenler ellerinde ne varsa sırtlarına yükleyip, ne bulurlarsa atlayıp yeni bir hayata yelken açıyorlar. Zenginler dünyası kendini istila tehdidi altında hissettikçe de yabancı düşmanlığı büyüyor. 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın başında serbest göç sayesinde ülkelerine akın eden göçmenlerin o büyük enerjisinden ve müthiş azminden sonuna kadar yararlanan gelişmiş dünya, şimdi artık ulaştığı refahı kimseyle paylaşmak istemiyor. Gerçi istatistiklerde apaçık ortaya çıkan "Yaşlanan Avrupa" olgusu, eski kıt'anın yaşlı sakinlerini genç yabancı emeğe gittikçe daha mahkum hale getiriyor ama, istatistiklere yansıyan bu gerçek, "kara kafalılar"a karşı bir sempatiye dönüşmüş değil...
İşin zor tarafı şu ki, yabancı düşmanlığının kaynağı olan bu maddi temel varoldukça, sorunu kimi neo faşist partileri afaroz etmekle çözmek mümkün değil. Böyle bir tutum, bu partileri daha da uçlara sürüklerken kitlelerini de militanlaştırabilir.
Bu yüzden de tecrit siyaseti gütmek yerine, ırkçı partilerin de sistem içine alınarak reel politika içinde "ehlileşmesine", aşırılıklarını törpülemesine ve yumuşamasına fırsat verebilmesi daha akılcı bir politika olabilir. Elbette ki aslolan, temeldeki soruna yoğunlaşmak; Avrupa'nın yabancı ve yerli nüfusu arasındaki çıkar çelişkilerini 21. yüzyıla yaraşan insancıl yöntemlerle çözme gayretini hızlandırmaktır.
"Peki bu arada, atı alan Üsküdar'ı geçerse, demokrasi kendi bindiği dalı keserse ne olacak?" denecek tabii.
Bildiğiniz gibi biz bu tartışmayı çok yaptık. Ama bir kez de faşizm bağlamında yapalım...
Pazara...