kapat

02.02.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Mutluluğa övgü.. Ve de bir insanı mutlu etmek..

"Sen nasıl Neco ile Oya'yı övüyorsan.." diyor Ruhat.. Sevgili Ruhat.. Sen olma hiç değilse.. Oya'yla Neco'ya değil, "Mutluluğa övgü"ydü o yazı.. Aceleye getirmesen, düz okumasan, satırların biraz aralarına, derinlerine dalsan öyle kolay farkına varırdın ki, niye yazıldığının..

Mutluluğu yazdım.. Ve de kadının bir ailenin tümünü nasıl mutlu yapabildiğini..

Kasideler vardır, Divan edebiyatında..

"Bi şehr-i Stanbul ki, bi mislü behadır,

Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır"

diye başlar şair, bir taşına koca İran'ın tamamını feda ederek, cennetle mukayese ederek, dünyanın en pahalı taşları ile tartarak.. Ama sonunda der ki.. "İstanbul'u anlatmak mümkün değil. Zaten bizim de maksadımız sadrazama övgü düzmek.."

"İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç

Maksud heman sadr-u keremkara senadır!.."

Ben de yazılarıma maksadı açıklayan cümleler mi koysam acaba?..

İşte o zaman maksat ve mutluluk üzerine bir yazı daha size..

"10 parmağının her birine bir dostunun adını ver" deseler, herhalde baş parmağım olurdu. O kadar yakınım.. O kadar sever, güvenirim.

Okuyucu da bilir.. Bildiği için yeri gelmiş bana yazmış..

"Bir yıl kadar önce yakın dostunuzdan bir pantolon almıştım. Arızalı çıktı. Götürdüm, değiştirmediler."

Mektubu dostuma verdim.. Verirken de, Sinan'ın ünlü öyküsünü anlattım.

Hani Selimiye'yi yaparken, bir Rumelili gelmiş, bakmış bakmış.. "Şu minare eğri usta" demiş..

Çağırmış Sinan Ustabaşını.. "Şu minarenin şerefesine bir halat bağlat.. Çekelim düzelene kadar" demiş. Bağlamışlar halatı. Başlamış babayiğit işçiler çekmeye.. Rumelili "Tamam" diyene kadar çekmişler..

"Sağol kardeşim" demiş Sinan, adama ve uğurlamış.. Hemen ustabaşı yanında bitmiş..

"Mimar, bu minare eğri değil bir defa. İkincisi halatla çekmeyle düzelir mi?.."

"Dediklerin doğru usta" demiş, Sinan.. "Ama eğer biz bunları yapmasa idik, bu adamcağız gittiği her yerde `Sina'nın minareleri eğri' diye anlatacaktı. Böyle ters dedikodular öyle hızlı yayılır ki, kısa zamanda tüm Osmanlı `Sinan, doğru minare yapamıyor' demeye başlayacaktı. Adamın içini rahatlattık, işi hallettik.."

Öyküyü de bağladım..

"İnsanlar başlarına gelen kötü şeyleri anlatmaya meraklılar bir.. İyi şeyleri anlatmaya meraklılar iki.. Sıradan şeyleri pek anlatmazlar.. Şimdi bu okurun gönlünü bir yıl sonra alırsan, gitti her yerde seni ve müesseseni iyi anlatmaya başlar. Almazsan eğer, bu defa, bir yıl sonra bana yazdığı gibi, her yeri geldikçe seni şikayet eder.. Bir müşterinin gönlünü almak, onu bir şekilde `Mutlu etmek' bazan bir gazetenin tam sayfasına reklam vermekten daha etkilidir, bu sebeble.."

"Tamam" dedi.. "Ben hemen bu mektubu ilgililere veririm.."

Vermiş.

İlgililer yanıtı bana yolladılar..

Efendim müşteri bu pantolonu, yılın belli dönemlerinde ucuz satış yapan bir mağazadan almış da.. Bu mağaza şimdi kapalıymış da.. Zaten mal da kendilerinin değil, bir başka markanınmış da.. Bu sebeble, iade, değiştirme söz konusu olamazmış da..

Savunma dört dörtlük.. Gerçekten dört dörtlük.. Okurun, yani müşterinin yasal, hukuksal, kuralsal hiçbir hakkı yok..

Bu savunma refleksi inanılır gibi değil. Birşey söylüyorsunuz, düğme böceği gibi içlerine kapanıp, gard alıyor ve savunmaya başlıyorlar.

Ben kimseden "Şunun aslını öğrenin. Savunmanızı yapın, kendinizi temize çıkarın" diye bir talepte bulunmadım ki..

Ben sadece bir müşteriyi mutlu etmenin dünyalara bedel olduğunu söylemek istedim..

Gerçek satıcılığın, gerçek tezgahtarlığının ruhunu anlattım..

Bir müşteriyi mutlu etmenin büyüsünü yani..

Bir jest.. Bir mektup.. Bir çiçek.. Bir telefon.. Bir özür..

Bakın o müşteri sırası geldiğinde artık bu müesseseyi önüne gelene şikayet mi ediyor, yoksa "Ne adamlarmış, beni bir yıl sonra arayıp özür dilediler" mi diyor!..

Bana o açıklamayı yollayanlar, görevlerini yapmış, kendilerini temize çıkarmış olmanın rahatlığı içinde olabilirler bugün..

Ama bilsinler ki asla "Satıcı" olamazlar..

Çünkü alıcının ruhu nedir, bilmiyorlar.

Çünkü "Bir, tek bir alıcıyı mutlu etmek" dükkana nasıl misliyle geri döner, haberleri bile yok!.

Bir muhteşem Alla Turca!..

Tüm salon ve balkonlar aralıksız 10 dakika alkışlayınca, Hikmet Şimşek işaret etti.. Ankara Devlet Operası ve Kültür Bakanlığı Mehter Takımı'ndan oluşan topluluk Mozart'ın Alla Turca'sını bir daha çaldı.. Gene yer yerinden oynadı..

Nasıl mutlu kasıldık locadaki koltuklarımızda biz Türk gazetecileri..

Salonun dörtte üçü Viyanalı.. Dondurucu soğuk ve felaket tipiye rağmen oraya gelmişler.. Geldiklerine memnun da oldular tabii..

Çok güzel, çok sıcak, çok sevimli bir konser oldu, Viyana'nın en muhteşem konser salonlarından Wiener Konserthaus'un Grosser Salonunda..

Herkes memnundu..

Konser sonrasında, bu müthiş gecenin gerçekleşmesinde büyük rol üstlenen Viyana sefirimiz Ömer Akbel'in davetlisi olduk. Rezidansta idi davet.. Rezidans dediğiniz bir saray.. Sigortası mümkün olmayan bir servet..

Avrupa aristokrasisinde, malikhanelerin alt katı asillere aittir. Yukarı çıkıldıkça sınıflar düşer. Uşaklar en üst katta oturur. Evlere dışardan bakın.. Alt kat pencereleri süsleme sanatının baş yapıtlarıdır. Yukarı katlara çıktıkça süsler azalır, pencereler ufalır, üst katlarda nerdeyse hava ve ışık alacak kadar delik vardır..

O zaman asansör de yok.. Dört katlı beş katlı merdivenlere nasıl tırmanacak 70'lik, 80'lik uşaklar, hizmetçiler?..

Her kat arasında bir merdiven sahanlığı var. Bu sahanlıkta da, genelde siyah boyalı, az işlemeli divanlar, koltuklar var ki yorulunca iki dakika oturup nefes alsın zavallılar..

Akbel "Sadece bu hizmetçi dinlenme koltuklarına paha biçmedi antikacılar" dedi..

Gerisini varın tahmin edin..

Gerisi dediğim altın ve gümüş işlemelerle süslenmiş, odalar, salonlar..

"Bana şu sarayı bir gezdir" dedim.. Bir balo salonu var. Salonda ölçülere sığmaz bir yekpare halı..

Duvarda bir kocaman fotoğraf asılı.. Eski değil.. İçindekiler de bizden değil..

"Bu fotoğrafın burda ne işi var" dedim..

Güldü Akbel..

"Bu, İkinci Dünya savaşının ardından, 1955'te Avusturya'nın yeniden bağımsızlığına kavuştuğu kongrenin fotoğrafı.. Sen yerdeki halıya bak.."

Baktım.. Bizim halı.. Onlarda bu büyüklükte yekpare halı olmadığından, Avusturya'nın bağımsızlığını imzalayan toplantı için, bizden ödünç istemişler.

Modern Avusturya, Türklerin halısı üzerinde kurulmuş.. Viyana'daki bu muhteşem, bu gurur veren konutun acil bakım ihtiyacı var.. Proje de yapılmış.. 6 milyon dolar.. El yakıyor.. Ama işte asıl bu saraya bir sponsor bulmak gerek. Viyana'daki bu tarih, bu sanat, Türklerin gururu çünkü..

Ömer Akbel, İstemihan Talay'a sanırım anlatmış olmalı.. Bu muhteşem bina çökmeye terk edilmemeli.. Sevgili İsmail Cem'in de dikkatlerine..

Cumaya.. Az daha Viyana..

"SA var mı yok mu?..
Carrefour mu, yoksa CarrefourSA mı?.. Bunu bilmekte yarar var. Çünkü Carrefour, İstanbul halkına sömürge muamelesi yapmaya bayılan bir kuruluş. Açıldıkları günden itibaren aşağılamak için bir şeyler yaptılar hep.. CarrefourSA olunca adları Sakıp Ağa ile konuştuk.. "Gerekeni yapacağım" dedi.. Sonra çirkin uygulamalar devam etti. Okuyucular "Sabah'ta okuduk, Sakıp Sabancı böyle demiyor" deyince "Sakıp Bey buranın sadece ortağı. Patronu değil. Burada onun borusu ötmez" yanıtı aldılar.

Şimdi bakıyorum. İzmit'te CarrefourSA yeni mağaza açıyor. Kurdelayı kesenler Süleyman Demirel ile Sakıp Sabancı.. CarrefourSA İzmit'e hayırlı olsun.. Ama biz patronun kim olduğunu öğrenmek istiyoruz.

Sakıp Ağa'nın işi sadece kurdela keserek vitrine çıkmak mı?.

Yoksa bazı çirkin Fransızların Türk insanına hakaret ederek kendilerini tatmin etmelerinin önüne geçecek gücü var mı?.

Ben sadece onu bilmek ve CarrefourSA'ya içim rahat gitmek istiyorum..

TEBESSÜM
Twiggy gibi dümdüz göğüslü incecik kız, göğsüne şu dövmeyi yaptırmıştı:

"Seks anında bu taraf yukarı.."

SEVDİĞİM LAFLAR
"Demokrasi, layık olduğumuzdan daha iyi bir şekilde yönetilmeyeceğimizin garantisidir."

Bernard Shaw

(Teşekkürler Murat)

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır