İKV olarak AB'ye tam üyelik sürecinde ne gibi çalışma yapıyorsunuz?
Biz İKV olarak bizim dışımızda aday ülkeler bizden önce aday oldukları için bahsettiğim katılım ortaklığı hazırlama bölümlerinden geçtiler. Bu 12 ülkenin ne şekilde tam üyeliğe hazırlandığını tespit ettik. Tabii bunlar Türkiye için örnek teşkil eder ya da etmez, çünkü farklı koşulları var. Bunlar komünist düzenden çıkmış ülkeler. O nedenle hem siyasi hem ekonomik düzenlemeler yapmak zorundalar. Bu yüzden Türkiye'nin şartları farklı. Ama başkalarının neler yaptığını da bilmek lazım.
Biz İKV olarak şöyle bir şekilde de baktık. Helsinki döneminde de çok konuşuldu; bir Kopenhag kriterleri lafıdır gidiyor. Kopenhag kriterleri üç paragraftan oluşur, bir özettir. Bir ülkenin AB'ye tam üye olabilmesi için siyasi koşullarını AB ile eşit hale getirmesi gerekir. Tam işleyen bir demokrasiyi teşkil etmesi gerekir.
İkinci bir grup, ülkenin ekonomisini Avrupa ile rekabet edebilecek bir düzeye getirmek. Serbest piyasa ekonomisini tüm şartlarıyla yerine getirmek. 'Serbest piyasa, ne istersen onu yap' gibi değil, tüm kendi iç yönetim mekanizmalarıyla birlikte güvence altında olabileceği bir sistemi oluşturmak.
Üçüncü alan da AB müktesebatı ile uyumlu bir müktesebat oluşturmak. Bu, AB'nin doğuşundan bugüne kadar oluşturmuş olduğu mevzuatlar bütünü. Bunun içine her şey giriyor tabii.
Maastrich kriterlerinden çok sözediliyor; bu kriterler AB'nin tam üyeleri arasında parasal birliğe girmek isteyenler için koşullardır. Aday ülkelerin tam üye olması için gereken koşullar değildir. Senelerdir Türkiye'de üreticilerin hep dile getirdikleri husus şudur: Girdilerde bir eşitlik sağlanması lazım ki, rekabet gücümüz ortaya çıksın. Yani ülke ekonomisinin ortaya çıkması, yerel ekonomik dengelerin sağlıklı hale gelmesiyle mümkün.
Müktesebat uyumu konusuna gelirsek, Türk şirketlerinin bir devrim mi yapması gerek?
Evet. Biz AB ile Gümrük Birliği'ni yaptık. Bu bizi çok farklı bir konuma da getiriyor, çünkü diğer ülkeler bu anlaşmayı yapmış değil. Ama bizim GB anlaşmamızın bir başka özelliği var. Sadece sınai ürünlere mahsus. Tarım ve hizmetler sektörü bunun içinde değil. GB 1996'da yürürlüğe konduğundan beri Türkiye ile AB ilişkileri düşük seviyede oldu. Bu, Türkiye'deki üreticilerin rekabet olgusunu yaşamalarını sınırlandırdı. Bu adaylık sürecinde çok ciddi bir rekabet ile karşılaşacakları bir gerçek. Rekabet, ülkemizdeki şirketlerin kendi yönetimlerini AB şirketlerinin yönetimleri kadar rasyonel hale getirmelerini zorunlu hale getiriyor.
Sade vatandaş açısından en çok kimi değiştirecek bu? Köylü mü, şirketler mi, işçiler mi?
Bu tabii nereden baktığınıza bağlı. Bence en çok siyasetçileri değiştirecek. Popülizm prim yapan bir şey olmayacak. Artık bu ülkeye hizmet etmek, o ülke için en akılcı kararları vermiş olmak öne çıkacak.
F Özel sektörün içindesiniz. Bu tam üyeliğe adaylık kararı çıktıktan sonra özel sektörde izlediğiniz bir heyecan var mı?
Ben özel sektörün bunu çok iyi algıladığı kanaatindeyim. Bu Gümrük Birliği'nden beri böyle. GB'nin en büyük avukatlarından biri Türk özel sektörüydü. Özel sektör, tam üyelik perspektifine bu bakımdan en hazırlıklı kesimlerden biriydi. Çevremdeki işadamlarının hepsinin AB ile ilgili haberleri ilgiyle izlediklerini görüyorum. İki, herkes bir şey soruyor. Müthiş ilgililer. Böyle bir gözü korkmuş şekilde, kaygıyla değil, "Hodri meydan, çıkalım, şu mücadeleyi yapalım" havasındalar.
11 Aralık'ta resmen adaylığımız ilan oldu. Ondan sonra büyük bir gelişme olmadı bildiğim kadarıyla...
Oldu aslında. AB Dönem Başkanı olan Portekiz'in devlet bakanı Türkiye'deydi. Portekiz dönem başkanlığını yürüttüğü için hemen Ocak ayı başında Türkiye'yi ziyaret etmiş olması anlamlı. Türkiye'nin adaylık statüsüyle öncelikle ilgilendiklerinin göstergesi. Avrupa Komisyonu'ndan bir heyet gelecek ve hem özel sektörde hem kamuda neler yapılabileceğine bakılacak. Yani bir şeyler oluyor. Tabii Helsinki bir dönüm noktasıydı. Bundan sonraki şeylerin Helsinki çapında etkili olması beklenemez.
Somut bir takvim var mı peki? Yani bir toplantı olacak ve biz şunun şöyle olduğunu göreceğiz gibi?
AB'nin bir kere temel takvimleri var. AB'nin kendisinin belirli Bakanlar Konseyi toplantıları var. Bunlar altı ayda bir zirveye dönüşüyor. Türkiye için önemli takvim Ortaklık Konseyi toplantısı. Nisan ayında yapılması düşünülüyor. Bu çok önemli çünkü Türkiye ile AB arasındaki ortaklık ilişkisini en üst düzeyde tanzim eden organ Ortaklık Konseyi. Bu konseyin bu kez iki türlü önemi var: Bir, Türkiye en son 96 Nisan ayında yapmıştı bu toplantıyı, şimdi aradan dört yıl geçtikten sonra yapılan bir toplantı. İkincisi, Türkiye adaylığının açıklanmasından sonra yapılan ilk Ortaklık Konseyi toplantısı olması. Ve burada büyük ihtimalle Türkiye'nin AB ile bütünleşmesinin çerçevesi ortaya konacak. Tabii bu belki henüz sonuçlanamayacaktı Nisan ayında ama tüm aday ülkeler AB ile adaylık süreçlerini tam üyeliğe dönüştürmek için bir katılım ortaklığı yaparlar. Bu süreçte aday olan ülkenin tam üye olması için yapması gerekenler ortaya konur. Bunlar kısa ve orta vadede tanımlanır ve ekonominin bütün alanlarından siyasete kadar bir hazırlık çalışmasıdır bu. Katılım ortaklığı çerçevesi, aday ülkeyle AB tarafından ortak olarak hazırlanır. AB adayı olmak sadece ülkeye değil AB'ye de sorumluluk sağlar.
Aday ülke, kendi koşullarını AB'ye uyumlu hale getirme sorumluluğu taşır, AB de ülkeye bunları yerine getirirken gerekli maddi desteği ortaya koyma sorumluluğunu taşır. Tarafların sorumluluklarının ortaya konduğu bir çalışmadır bu.
Ülkedeki köylü sayısını azaltmak gerekiyor
Yani önce makro dengeler mi uyumlu hale gelmeli?
Makro dengelerin içinde sadece enflasyon ya da kamu borçlanma gereği gibi özetlere bakmak yetmiyor. Mesela tarım sektörü gibi çok önemli bir alan var bizim için. Türkiye'nin yüzde 40'ının fazlasının kırsal kesimde istihdam edildiği varsayılıyor. Buna mukabil, tarım kesimi GSMH'nin sadece yüzde 14'ünü çıkarıyor.
Tarımın uyumlulaştırılması en zor konulardan biri herhalde...
Gerçekten bu dediğimiz Türkiye'nin adaylığı sürecinde en fazla önemsenmesi gereken konulardan biri. Burada sözkonusu olan hem tarımın kendini rasyonelleştirilmesi hem de tarımda istihdam edilen nüfusun GSMH içindeki tarımsal üretim payıyla paralel hale getirilebilmesi. GSMH'nin yüzde 15'i tarım kesiminden geliyorsa istihdamın da yüzde 15'inin tarımdan gelmesi akla yakın.
Yani köylü sayısını azaltacak mıyız?
Bu tabii bugünden yarına gerçekleşecek bir süreç değil. Türkiye'nin tam üye olabilmesi için bu sürecin tamamlanmış olması gibi bir kriter de kesinlikle sözkonusu değil. Ancak ya gelirlerini artırırlar ya sayılarını azaltırlar. AB ile bütünleşme çerçevesinde makro dengeleri oturtmak lazım derken olayın enflasyonla sınırlı olmadığını görmek lazım. Tarımsal alanın dışında Türkiye'de çok önemli derecede şeffaflık ve kontrol edilebilirlik noktasının üzerinde durmak lazım. Kamu ve özel tüm sektörlerin şeffaf,olmasının çok büyük önemi var. Türkiye tüm bu aşamalardan geçmek zorunda kalacak. Abdurrahman YILDIRIM