Bu Hizbullah hadisesinin işaret ettiği ve gelişmelerin hararetiyle pek üzerinde durulmayan önemli bir durum var: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile "izdivacı" -eğer olursa- tahmin ettiğimizden de sancılı olacak.
Siz, şu "Hizbullah fotoğrafı"nın ortaya çıkabileceği bir "AB adayı ülke" tasavvur edebiliyor musunuz? Saatlerce işkence yaptıkları kurbanlarının bazılarını diri diri gömen bir canavarlar şebekesi... Ve, bu canavarlar şebekesinin, "iti ite kırdırma" mantığı ile birtakım devlet görevlileri tarafından zamanında kollanmış olması sayesinde palazlandığı, bazı beyinsiz kapıkullarının dışında, herkes tarafından kabul gören bir gerçek.
Bu hal, Avrupa'dan "aday üye"ye bakıldığında nasıl bir "fotoğraf" sunuyor?
Türkiye'nin böylesine akıl almaz bir canavarlar üretme yeteneğindeki bir toprak olmasından ötürü, devlet sisteminin de akıl almaz derecede kirlendiğini göstermiyor mu?
Nitekim, Mesut Yılmaz, bunu açık açık ifade etti. Hizbullah adındaki ruh hastası canavarlar topluluğunun, devletin içinden ve dışından destek görmüş olduğunu, kendi dönemi de dahil olmak üzere, 10-15 yıl geriye dönük soruşturma yapılması gereğinin altını çizerek belirtti.
Ortada yapılacak çok iş var. Hizbullah'ı tümüyle ortadan kaldırmak işin en kolayı. Lideri temizlenmiş; yönetici kadroları ele geçmiş ve çorap söküğü gibi geri kalanları da ele geçiriliyor. Böyle bir canavarlar topluluğunun, "sosyolojik tabanı"nın olması mümkün olmadığına göre, mesele, PKK ile 15 yıl süren mücadele kadar çetin ve çetrefil değil.
"Sosyolojik tabanı"nın olduğunu kabul edersek, Güneydoğu'daki vatandaşlarımızın önemli bir oranının, ruh hastası ve canavar ruhlu olduğunu demiş oluruz ki, bu olacak şey değil. Zaten doğru da değil.
Bu bakımdan, Hizbullah'ın "sosyolojik tabanı yoktur" diye söyleyebiliyoruz. Ne derseniz deyin, Hizbullah'tan kaynaklanan bir "irtica tehdidi"ne kafası çalışan kimseyi inandıramazsınız. Hizbullah, bir başka kirli ve karışık iş ve kısa sürede yok edilecek. Peki, onu "yeşerten ortam" nasıl kurutulacak? Onu "Alaeddin'in lambası"ndan çıkararak, bir canavar halinde ülkemizin her şehrinde cirit atmasında sorumluluğu olanlar nasıl halledilecek?
Bir mesele bu. Böyle bir "devlet yapısı", yanına taktığı üç-beş "28 Şubat ayıplısı" yazar-çizer takımını boru ve trampet takımı gibi kullanarak, AB'ye "giriş töreni" yapabilir mi?
AB konusu, "Apo'nun infazı" konusuna indirgenerek bayağılaştırıldı. Yani, AİHM'i gözönünde tutup, infazı askıya alarak ve şehit ailelerini Çankaya'da azarlayarak, sanki "Avrupa garantisi" ve "uygarlaşma rezervasyonu" sağlanmış oldu. Tam arkasından çıkan şu Hizbullah görüntülerine baksanıza. Siz, Avrupalı olsanız, şu son fotoğrafları gördükten sonra, Türkiye'yi bir an önce "ailenin içinde" görmeye can atar mısınız?
İş dönüyor dolaşıyor, Güneydoğu'ya ve tabiatıyla Kürt meselesine geliyor. PKK da oradan üredi. Hizbullah da oradan üredi. Susurluk'la ortaya çıkan devlet içinde çeteleşme oranın ürünü. Mafyanın kol gezmesi, orayla başlayan bozukluğun sonuçlarından biri. Türkiye'nin diplomasisi, orayla ilgili olarak felç oldu. Hareket kabiliyetini kaybetti. Kosova'da geride kaldı. Çeçenistan konusunda ağzını açamadı; Grozni'de katliam yapılırken, Moskova'da "terörizmle işbirliği" anlaşması imzalamaya koştu. Enflasyonun en büyük kaynağı da aslında orasıydı. On yılı aşkın süre, yılda 10 milyar dolardan fazla para oraya saplandı. "Cumartesi anneleri" orasıyla ilgili. "Şehit aileleri" oradan ötürü çıktı.
Ve, AB'ye giriş vizesi de oradan alınacak. Mesut Yılmaz Diyarbakır'da doğru söyledi. Zaten "Kopenhag kriterleri"nin Türkiye'ye uygulanması, esasta, "Kürt meselesini barışçı yollardan çözme niyetinizi görelim, müzakerelere başlayabilelim" mesajından başka birşey değil.
Türkiye, bu meseleyi hem ülke bütünlüğüne yarayacak ve hem de Kürt vatandaşlarımızı tatmin edecek bir çözüme kavuşturmadan rahatlayamaz. Türkiye'nin bundan daha acil ve büyük meselesi yok.
Peki, bunun konuşulduğunu işitiyor musunuz? "İrtica ninni"sinden başka bir şey duyuyor musunuz? Bununla uyumak isteyenlere karışamam tabii. Bana müsaade, ben almayayım...