GEÇEN Pazar çalışıyordum. Benim işte olacağım saatlerde televizyonda güzel bir film oynayacaktı. İş dönüşü seyretmek için kasete almak üzere videoyu ayarlayıp çıktım. Gece geldim ki, kaset taktığım gibi duruyor. Çalışmamış, filmi kaydetmemiş. Videonun saat göstergesi de iptal olmuş, boşa yanıp sönüyor. Demek ki elektrik kesilmiş. Evdekiler dedi ki:
"ARTIK her gün, gündüzleri 1 veya 1,5 saat elektrik kesiliyor. Saati belli değil; bazen öğleden önce, bazem öğleden sonra kesiyorlar. Demek bugün kesinti, senin videoyu ayarladığın saatlere rastgeldi."
HEM kaydedemediğim film kaçtı, hem de keyfim. İki lokma akşam yemeği yedik, televizyonun karşısına oturdum. Baktım, kanallardan birinde bir başka filmi. Eh, fena da değil. Seyre daldım. Meraklı, sürükleyici de bir şey. Filmin en civcivli yerinde zırt dedi, elektrik gitti. Her yer karardığında saat 21.10'du. Floresanlı ışıldağı yakıp pineklemeye başladık. Hiç beyhude arıza telefonlarını filan arayıp kendimizi yormadık. Çünkü telefona kimsenin bakmayacağını adımız gibi biliyorduk. Cereyan 22.25'te teşrif etti. Ne film kaldı ne bir şey. Bizde de asap, üzüm hoşafı gibi oldu.
AKTAŞ kaosundan kurtuluyoruz diye sevinmiştik. Ama Aktaş hukuksal boşluklardan ustalıklı zigzaglar çizerek geçti, yine kara bulut gibi başımıza çöktü. Geri döndüğünü derhal belli etmeye başladı; hayatımızı karartan klasiklerini sergilemeyi sürdürüyor.
ÖYLE anlaşılıyor ki Aktaş, Anadolu yakasında gündüzleri uyguladığı "programsız kesinti"lere, gece kesintilerini de ufak ufak ekliyor. "Programsız kesinti" diye bir şey, daha doğrusu böyle bir ilkellik herhalde Türkiye'den başka bir yerde yoktur. Avrupa Birliği kapısındaki Türkiye'nin "gösterge ve prestij kenti" İstanbul'u "programsız kesintiler"le karartmak ülkeyi çağdışılıkta Afganistan, Uganda sıralamasına çekmektir. Ayrıca deprem tartışmalarının sürdüğü bir kenti gecenin belirsiz saatlerinde karanlıkta bırakmak, stratejik bir beceriksizlik ve basiretsizliktir. Hepsinin ötesinde "programsız kesinti" ilkelliği uygulamak İstanbullular'a saygısızlıktır, hakarettir.
ESKİLER, saygısızlık yapanları kaşlarını çatıp "Edep yahu!" diyerek uyarırdı. Biz de Aktaş'a, İstanbul'un Anadolu yakasında oturanlar adına sesleniyoruz:
"EDEP yahu!"