


Medyanın kötü alışkanlığı..
Durduk yerde "Cigaram çakmak ister, dumanı bakmak ister.." deyip kendi halindeki içicilere düşman olduk.. Tekel'i vatandaşın ciğerini sabote eden gizli örgüte çevirdik.. Kendi kötü alışkanlıklarımıza hiç bakmıyoruz..
Arada bir yazıları "tık" diye kesip, köşe yazmak için bize ayrılan araziyi habercilere devrediyoruz.. Üç beş meraklımız varsa, onları da şaşırtıyoruz..
Hemen açıklayayım.. Bu mecburi kesintilerin iki teknik sebebi var.. Birincisi memleketin ahvali..
Eğer memleketin ruh hali benim yazıları kaldıramayacak durumdaysa "mecburi tatile" çıkıyoruz.. İkincisi de özümle ilgili.. Benim ruh halim yazı yazmaya elverişli değilse, okuru "mecburi tatile" gönderiyorum..
ooo
Üç gün önce başımıza böyle bir mecburi tatil hali geldi.. Amcam, emekli ağır ceza hakimi Kani Duman'ı kaybettik..
Allah rahmet eylesin; kendi halinde, müzikle, yazıyla, resimle uğraşan çelebi bir adamdı.. O yüzden kendimizde yazı yazacak havayı bulamadık.. Ancak hayat sürüyor, biz de kaldığımız yerden devam ediyoruz..
Acaip bir gündem..
İnsanlar normal hayatlarında hergün ölümü düşünüp, hergün ölüm acısı yaşamıyorlar ama gazetelerin yazı işleri bunun dışında.. Hele şu günlerde salhane çalışanlarına döndük..
Yazı işlerinde laf toplu mezarlardan açılıyor, domuz bağından çıkıyor.. O atmosferden kaçmak için spor salonuna indim.. Yakın silah arkadaşım Kemal Yıldırım ile ping pong oynayacağız..
Aslında ping pongda benim birinci hasmım Nebil Özgentürk'tür ama kendisi gazetede yoktu.. Kemal'e sordum, Ankara'ya gitmiş..
- "Televizyon ödülü kazanmış.." dedi..
- "Yahu ne ödülüymüş bu?" diye sordum.. "Daha geçen gün bir tane aldı.. Geçen ay da ödül vermişlerdi buna.."
İşin aslını Kemal de bilmiyor.. Ayrıca Nebil'in her ay bir ödül alacak kadar performans gösterdiğine de inanmıyor.. Kemal'in tahminine göre memleketimizin bu işe meraklı kuruluşlarından biri Nebil'e bir ödül verdi..
Ödülün tamamını verecek maddi imkânları olmadığından taksit yapıyorlar.. Bizimki de her on günde, onbeş günde bir Ankara'ya gidip ödülün taksitlerini alıyor..
Bu açıklamaya aklım yatmadı.. Neden yatmadığını anlatırım ama bunu Kemal'e söyleyemedim.. Çünkü kendisi ödül konusunda dertlidir.. Yıllardır bu işi, hem de en iyi şekilde yapar..
Medyaya meraklı kuruluşlardan biri akıl edip de kendisine ödül vermedi.. Gerçi Kemal bu durumlarda hislerini belli etmez ancak ödül lafı geçtiğinde, ortaya salata tabağını dolduracak miktarda karışık bir fikir koyar..
ooo
Kemal'in fikri "Herhangi bir kuruluştan ödül alan bir gazeteci, diğer kuruluşlardan beş yıl boyunca ödül almamalı.." şeklinde..
Böylece mevcut ödüller her gazeteciye yetecek, artanı da fakir fukaraya dağıtmak mümkün olacak.. Hatta fazlasını stoklayıp, yavru vatan Kıbrıs'taki basını sebeplendirme şansı bile var..
Bu görüşe katılmasam bile itiraz etmem.. Kemal ile durduk yerde hasım olmak istemem.. İlişkimiz hep böyle gitmiştir.. O ne derse ben tasdik ederim..
Hani kırlangıca "Niye altlı üstlü uçuyorsun?" demişler.. "Belanın kâh altından kâh üstünden geçiyorum.." demiş ya! Benim ki de bu hesap..
Ancak bu sefer biraz haklı galiba.. Neden derseniz, memlekette verilen basın ödülleri bir iki arkadaşın elinde birikiyor bu da meslek içinde sosyal dengesizliğe yol açıyor..
Bu arkadaşların isimlerini vermek istemiyorum.. Maliye'ye ihbar sayılacağından değil, kendileri alındığından..
Oysa ikisini de çok severim.. O sebepten kimliklerini açıklamayacağım.. Ama birinin adı "kademli" sözcüğünü çağrıştırır, hatta birlikte kullanılır.. (U) ile başlar (D) ile biter..
Yavaş yavaş bırakmalı..
Diğeri de Bulgaristan Türkleri'nin yoğun olduğu Kırcaali şehrini çağrıştıran bir isme sahip.. Küçük adı (A) ile soyadı (K) ile başlıyor..
Nasıl olsa kim olduğunu çıkaramazsınız diye yazmakta mahsur görmüyorum; ikincisi çok da güzel türkü söyler.. Özellikle "Göçertmeden çıktın da Halilim.." adlı Bodrum türküsünü..
Zaten, aldığı ödüllerden yarısı bu türkünün başarılı yorumu sayesindedir, diye rivayet edilir..
Memleketimizde sanayi dendiğinde nasıl ki Koç ile Sabancı akla gelirse, ödül dendiği zaman da bu ikili akla gelir.. Daha doğrusu gelirdi.. Şimdi bunlara bir de Nebil Özgentürk eklendi..
Yaptığı "Bir Yudum İnsan" programı olağanüstü başarılı.. Bana sorarsanız ATV'nin kuruluşundan bu yana, böyle bir kalite tutturan programı olmadı..
Bu sayede Nebil'in eli para da görür oldu.. Gelin görün ki hâlâ ne elde var ne avuçta..
Sade suya tirit muhabirlikte eline geçen parayla ay sonunu rahat rahat getiren Nebil mesleki olarak yukarılara tırmandıktan, yani parası çoğaldıktan sonra; iki yakasını bir araya getiremez oldu..
Bana ping pong oyunundan kırkbeş DVD borcu var, diye söylemiyorum.. Samimi tespitim bu..
Tahsilat yapabilmek için birkaç kez "Belgeselci olup para getirdin, hallerini yağlı gördüm arkadaş.." diyecek olmuştum.. Öyle bir ağladı ki DVD alacaklarımdan on tanesini silesim geldi.. Kumara alışmasın diye silmedim..
ooo
İşin aslı şöyleymiş..
Bizim Nebil yemin billah ederek "Armut dalda taş olsa.. Ödüllerim beş olsa.." siyaseti gütmediğini anlattı..
Ödülleri iradesi dışında veriyorlarmış.. Gidip almazsan reddetmiş olacaksın.. Almak için de kalkıp, tören yerine gitmek lazım.. Posta marifetiyle adresime gönderin, deseniz olmaz..
"Ay doğar ayan beyan.. Düştüm yollara yayan.." diyerek; kendini bir Ankara'ya, bir İzmir'e, bir Adana'ya vurması bundanmış..
Eeee! Ayda iki ödül alsa.. Uçak parasıydı, otel masrafıydı, yemesi içmesiydi.. Hepsi para.. Bırakın bir belgesel yapmayı, haftada bir dizide oynasanız para yetmez..
Çaresiz tasarruf yapacak..
Kendisine de söyledim.. "Belki birden bırakamazsın ama hiç değilse aldığın ödülleri ayda bire indir.." diye.. Bakalım işe yarayacak mı?