|
|
  
Penceremdeki güvercinler
Ulus'taki apartımanlaşmaya yüksekten bakan penceremin önüne her sabah güvercinler konuyor. Eğer daha önceden akıl edip yapmamışsam, onları görünce fırlıyor ve cam boyunca kurumuş ekmekleri ufalayarak bırakıyorum. Hemen çoğalıyorlar: sanki birbirlerine bizim duymadığımız, duysak da anlamadığımız gizemli bir dille işaret yollamışcasına...
Ve onların ekmek kırıntılarını gagalaması, boyunlarını mekanik, ama yine de zarif bir hareketle kırarak gezinmesi, camın önüne yaklaştığımda benden ve gölgemden korkarak uçup gitmemesi, bana kolay anlatılmaz bir mutluluk duygusu veriyor. Tıpkı şimdi kış uykusuna yatmış olan kaplumbağamızı elime alıp marul yapraklarıyla şımarttığımdaki gibi...
Ve ben insanla hayvan arasındaki o garip ve kolay çözümlenemez ilişkiyi düşünüyorum. Aynı doğanın içine salınmış, yapıları, dilleri, yetenekleri o denli farklı tüm bu yaratıkları birbirine bağlayan bağları düşünüyorum. Hayvanlar pekala insansız yapabilir, olasılıkla da çok daha mutlu olurlar. En azından birçoğunun yaşamı daha güvence altında olur. Ama insanlar hayvansız yapabilir mi? Uzun tüylerini okşayarak yıpranmış sinirlerimizi yatıştırdığımız kedi, sadakatıyla insanların nankörlüğünü unutturan köpek, sabahları yaşamın devam ettiğini bize hatırlatan penceremizin önündeki güvercin...
Ve motor-öncesi çağların değişmez bineği at, insanın hesap sormaz yardımcısı eşek, evimizin içine alıp yalnızlığımızı giderdiğimiz, sessiz varlıkları ya da müzikal şakımaları ile bizi mutlu kılan papağandan muhabbet kuşlarına çeşitli minik yaratıklar...
Evet, hayvanın insana gereksinmesi yok. Ama insanın hayvana var. Ne kadar modern ve betonlaşmış bir kentte yaşasak da, diğer canlılar bizim için gerçek yaşamın birer simgesi, gitgide unuttuğumuz doğanın birer armağanı... Kedi-köpek sorununa biraz da bu cepheden baksak...
Kuduz, doktorluk ve ABD
Köpekler üzerine yazıma Dr. Hüseyin Diz'den faks geldi."Elinize sağlık" diyen doktor şöyle devam ediyor: "Kuduz, köpekle özdeş bir hastalık değildir. Ekteki bilimsel yayında görüldüğü gibi, ABD'de her yıl ortalama iki kişi kuduzdan ölüyor. Ve hastalığın tek kaynağı köpekler değil. Bizde köpekten nefret eden, kuduza sarılıyor."
Doktor Diz'in kupürünü gönderdiği bilimsel yayında, ABD'de 1980-1996 arasında toplam 32 kuduz olayının saptandığı, bunlardan 25'inde herangi bir hayvan ya da böcek ısırığı tesbit edilmediği, sadece iki olayda ev köpekleri, bir olayda da kokarca ısırığı görüldüğü yazılı. Ama hastalığın dünya üzerinde yılda 35 bin kadar ölüme neden olduğu da belirtiliyor. Ciddiye alınacak bir olay. Ama Amerika gibi ev köpekleri cenneti olan bir ülkede, köpekler yoluyla geçmesi yok denecek kadar az. Dolayısıyla, pekala köpekli, kuduzu olmayan bir toplum yaratmak mümkün.
Aurevoir, Monsieur George...
Monsieur George ölmüş... Türkçesiyle, mösyö Corc... Gözlerimin önünde anılar uçuşuyor birden... 25 yaşlarımın gençliği içinde takılmaya başladığım, Atlas Sineması'nın ve Küçük Sahne'nin girişindeki efsanevi kulis... Beyoğlu'nun İstanbul'un ve özellikle de tiyatronun kalbi olduğu o son yıllarda -yani 60'lar ve 70'lerin ilk yarısında- en ünlü sanatçıların bulunduğu, İsmet Ay'la Turgut Boralı'nın barda tünemiş espri patlattığı, ressamlarla heykeltraşların, sinemacılarla sosyetenin dizdize oturduğu ve mösyö Corc'un içkilerden borç çorbasına, sarhoş müşterilerden şımarık zenginlere herşeyi gizli bir denetim altında tuttuğu o unutulmaz dekor... Sonra Kulis kapandı (son yıllarda yeniden açıldı. Ama nerde o eski büyü?) Corc da ölmüş. Onunla birlikte Beyoğlu'nun yazılmamış asıl tarihinin sararmış yapraklarında ve sadece birkaç unutmayan belleğin dehlizlerinde saklı kalmış birçok anı da yokolup gitti. Toprağı bol olsun...
|
Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|