Televizyonlarda, Hizbullah'a yapılan baskını adım adım izledik.
Böyle bir hadise varken, elbet Ciguli'yi gösterecek değillerdi...
Olay büyüktü, yayıncılık ruhu yerindeydi...
Ama rekabet dozu aşırıydı!..
Ortada bir can pazarı varken, bu rekabet niye?..
Polis ramboları da birer insan ve çoluk çocukları var...
Ejderha yuvasına girebilmek için ortaya koydukları şey, canları ve cananlarıdır...
Diyeceksiniz ki, polis işini yapıyor, televizyoncu da işini yapacak!..
Yapacak ama abartmadan, aşırıya götürmeden...
Reyting denilen nane, titiz yayıncılıkla düşmez...
Tam tersi telaşla ve palavrayla düşer...
Sen öteki kanalları sollayacağım diye polisi deşifre edersen, o cesur adamlar hayatlarını kaybedebilirler...
Operasyon yayını, bu yüzden bıçak sırtı bir yayındı. Ve daha fazla titizlik istiyordu...
Farzedelim ki...
Dehşet villası'nda 20 terörist vardı. Gözlerini iyice karartmışlardı...
Ve canlı yayında polisi izleyip, ona göre "tertip" kuruyorlardı.
İşte o zaman ağır bir bedel ödenebilirdi.
Ağır bedel ödendikten sonra da, "ne yapayım ben yayıncıyım" deyip işin içinden çıkamazsın...
Reyting'in de rekabetin de haddi var...
Ben reytingime bakarım arkadaş, dersen...
Polis de seni bir dahaki sefere hadise yerinden 5 kilometre öteye atar, avcunu yalarsın!..
Bravo arkadaşlar
Gazeteci milleti eleştiriyi çok sever de, takdirden pek hazzetmez, hele meslektaşını...
Halbuki, profesyoneller bile gururla beslenir.
Ben bugün, izninizle bizim Sabah Haber Ajansını tebrik etmek istiyorum...
Üstelik, bu tebrikin...
Tam da, Kadir Çelik'in sergilediği inanılmaz skandala denk düştüğü için, katmerli olması gerekiyor...
Basından, yalnızca rezaletler değil; yiğitçe mesleğini yapanların çabaları da akılda kalmalı...
Faili meçhule giden gazeteciler, Susurluk'un üstüne üstüne yürüyen gazeteciler Tanzanyalı değillerdi...
Gelelim bizim arkadaşların başarısına...
Hani şu Hizbullah baskınında, tahtalıköyü boylayan örgüt lideri var ya...
Hüseyin Velioğlu...
Yıllardır İran'da ikamet eden bu şahsın...
Ansızın Türkiye'ye giriş yaptığını bizim çocuklar bulup çıkardı ve bütün ülkeye bunu Sabah duyurdu...
Böyle bir haberi söküp çıkarmak, yürek ister, bilek ister, istihbarat ister...
Yayınlamak da öyle!..
Çünkü "Türkiye'ye geldi" dediğin adam, ertesi gün başka bir yerde çıktı mı, gerçek gazetecinin yüzü kızarır!..
Öyleyse bu iş...
Habercilik ve kamu hizmetinin ta kendisidir!..
Takdir bizden, karar sizden!..
Bir bu eksikti
Mesut Yılmaz, Ankara'da bomba gibi bir açıklama yapmış...
Gerçekten de bomba olursa bu kadar olur...
Artık esnafımız da silah taşıyacakmış...
Niye?.. Esnafın silaha çok mu ihtiyacı var?..
Yani sütçüyle simitçinin bir tek silahı mı kusur kaldı?..
Bu ülkede, belediye zabıtasının işportacıdan sık sık sopa yediğini Mesut bey hiç mi duymadı?
Ya bu esnafın belinde bir de silah olursa ne olacak?..
O zaman zabıta ceza kessin de göreyim...
Üstelik, yalnız zabıta da tehlikeye girmez bu vaziyette...
Kafa tut bakalım, mahalle kasabına:
Hemşerim, kıymayı birazcık yağlı vermişsin, diye...
Veyahut da, sattığın domatesler çürükmüş manav efendi, diye...
Ne?.. Çürük ha!.. Bana ha!..
Al sana...
Takır... takır... takır...
O vakit, karısıyla kavga eden esnaf öfkesini müşterinin ayaklarına ayaklarına sıkarak çıkartırsa, ne yapacağız?..
Silah isteyen esnaf odaları başkanı Suat Yalkın da vazgeçsin bu sevdadan!..
Esnafın silaha değil, istikrara, işe, ticarete ve kazanca ihtiyacı var!..
Ha!...
Zaten sinek avlayan esnaf, avlanmayı silahıyla yapar diyorsanız, o başka!..