'Gözünüzü oyacağız'
6-7 Eylül olayları başta olmak üzere Yassıada'da her şeyin hesabı verildi. Ama ne fark eder? Karşımızda gözümüzü oymak isteyen sözde tanıklara kulak veren bir hakimler heyeti vardı!
RAHMETLİ müvekkilimden daha ilk görüşmemizde aldığım izlenim şuydu: Gerginlik yaratılmamalıydı. Tahrikten kaçınılmalıydı. Ben şahsen buna büyük bir önem gösterdim. Kendileri ise çok daha fazla özen gösterdiler. Bunun için divana karşı son derece saygılı hareket ettiler. Bu hareket tarzı kamuoyunda yadırgandı. Hele "reis beyefendi hazretleri" şeklindeki hitabı çokça yadırgandı.
Oysa benim incelemelerime göre tarih içinde beyefendi gibi şahsiyetler karşılarındaki mahkemenin hüviyeti ne olursa olsun kendilerinin sahip oldukları mevkii ve şöhrete göre nezih hareket etmişlerdir. Kaldı ki tahammülü mümkün olmayan baskıların da altındaydı.
DAVA BAŞLIYOR
6-7 Eylül davasına başlanacaktı. O Çarşamba adaya yalnız gittim. Çünkü Burhan Apaydın davanın savunmasına ait argümanlar üzerinde çalışıyordu. Zaman kaybına tahammülümüz yoktu. Bunun için ben gittim. O ise Cindoruk'la buluşmuştu.
O gün beni subaylar alışılmışın dışında rahmetlinin odasına götürdüler. Ben bir ara şunları söyledim:
Beyefendi, siz büyük bir ailenin sahibisiniz. Bu aile size sevgi ve saygıyla bağlıdır. Ailenin reisi olduğunuz için sizden veciz beyanat ve hitabet bekliyor. Benim tek istirhamım bu istikamettedir. Ümit ediyorum ki önümüzdeki günlerde başlayacak olan 6-7 Eylül davasındaki ifadelerinizde bendenize yardımcı olursunuz.
"Anlıyorum, merak etmeyiniz," diye cevap verdi ve muhteşem bir savunma yaptı.
YASSIADA ŞARTLARI
Savunmasının girişinde Menderes durumunu şöyle anlattı:
"Sadece usule ait mazuratta bulunacağım. Bir insanın haklarını velagatiyle savunabilmesi için, muayyen şartların mevcudiyetine lüzum vardır. Bendeniz beş aydır tecrit edilmiş bir vaziyette, bir tek odanın içinde ve günün 24 saatinde her saat değişen bir nöbetçi subayının nezareti altında hiçbir kelime konuşmak imkânı mevcut olmadan yaşadım.
Bu şartlarda konuşmam ve aklı melakatim sekteye uğradı. Kumandan Bey'in lütfu olmasa, biraz dışarı çıkmak imkânı vermeseydi, şimdi huzurunuzda bulunmaya muktedir olamazdım. Arzum, bana imkân verecek, moralimi düzeltecek bir rejimin tatbikidir. Nöbetçi subayı ile bir kelime konuşmaya mezun değil mi? Beş aylık konuşmalarım -soruşturma kurulundakiler hariç- on saati geçmez. Bir maznun, huzurunuza böyle gelecek olursa, haklarını müdafaa etmekte melakatının büyük kısmını kaybettiğine emin olmanızı rica ederim. Bendeniz huzurunuzda, Kumandan Bey'e olan teşekkürlerimi arzeder ve genç subay beylerin nazik muamelelerine teşekkürler ederim. Ancak hiçbir kelime konuşmamak ve yirmidört saatte bir subaylarla karşı karşıya bulunmak tahammül edilmez bir haldir."
TOKATLADILAR
Bence Adnan Menderes 6-7 Eylül olaylarına ilişkin mükemmel bir konuşma yapmıştı (bu konuşmayı kitabımda ayrıntısıyla vereceğim.) Ertesi günkü gazeteler rahmetlinin hitabet kudretinden söz ediyorlardı. Hatta birkaç yardakçı yazar Adnan Beyefendi'nin böyle konuşmasına izin verildiği takdirde her davadan beraat edebileceğini yazıyor, endişelerini belirtiyordu.
Sonra ne mi oldu? Apaydın'la ben tutuklanınca rahmetliye gidemedik (dün anlatmıştım.) Merhum Celal Bayar'ın avukatlarının geldiğini duyunca, Menderes tutuklandığımızı bilmediği için, "Benim avukatlarım gelmediler mi," diye sormuş. Üzülerek ve utanarak ifade edeyim ki bu soru üzerine kendileri tokatlanmışlardır.
Müvekkilim yaptığı mükemmel savunmanın cezasını bu suretle çekmiştir. Bu hususa değinmemin sebebi intihar ve idam konusunda düşüncelerim karşısında daha iyi anlaşılacaktır.
BU NE BİÇİM TANIK?
Menderes'e karşı kullanılan delil ve tanıklıkların niteliğine gelince... Şu olayı nakletmem yeter sanırım:
Nilüfer Gürsoy Hanımefendi, İstanbul Valisi Kemal Aygün'ün hanımıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) önünde meydana gelen olayın yargılandığı gün duruşmayı takip için Yassıada'ya giderler. Duruşmada bir hanım tanık askerlerin ve polislerin üzerlerine taşları nasıl attıklarını anlatır.
Sonra vapurun tuvaletinde karşılaşırlar. Nilüfer Hanımefendi, "Mülkiye'nin civarında o kadar çok taş yoktur. Hatta hiç yoktur. O taşları nereden buldunuz," diye sorar. Tanık kadın önce hanımefendiyi tanıyamaz. "Biz iki gün oraya taş taşıdık," der. Bu sözü söyledikten hemen sonra hanımefendiyi tanır ve bağırır:
"Sizlerin gözlerinizi oyacağız."
İşte Yassıada'da delil ve tanık budur.
Milli hata!
6-7 Eylül davasının mahkumiyet kararının temelini Coşkun Kırca'nın sözümona tanık sıfatıyla verdiği ifade teşkil eder. Kanuna göre tanık bildiğini, gördüğünü söyler. Tanık bilirkişi değildir. Oysa Kırca kendi düşüncelelerini bildirmiştir. Ben bu beyana itiraz ederek onun tanıklığının geçersiz olduğunu ifade etmiştim. Kırca'nın divandaki sözleri merhum Menderes ve Zorlu'ya karşı anlaşılmaz bir kinin ve suçlamanın ta kendisidir. Nitekim sonradan Alexis Alexandris ve Averoff bu beyanı Türkiye aleyhine koz olarak kullanmışlardır.
Genç okurlara not: Kırca 1961 seçimlerinde CHP'den milletvekili oldu. Sonra Adalet Partisi iktidarında Demirel hükümeti tarafından büyükelçi tayin edildi. Kanada büyükelçiliğinden sonra emekli oldu. DP'nin ve AP'nin devamı olduğu iddiasındaki Doğru Yol Partisi'nden İstanbul milletvekili seçilmiştir. Bir ara dışişleri bakanlığı dahi yapmıştır.
Ne Yüksek Soruşturma Kurulu, ne Başsavcılık, ne Yüksek Adalet Divanı, ne de Milli Birlik Komitesi ve onun hükümeti Türkiye'nin gelecekteki dış politikasına bu davanın nasıl olumsuz etkileyeceğini düşünebilmiştir. Olaylar nedeniyle ne Rumlar ne Yunanlılar ne de ABD'deki Rum lobisi bir talepte bulundu. Yassıada Mahkemesi mahkumiyet kararı verince o kararı Rumlar Türkiye aleyhine kullanmıştır.
Niye sustum?
EVET tam kırk yıl sustum. Bugünkü gibi Türkiye'de bayramlar oluyordu. 27 Mayıs bayram ilan edilmişti.
Kimi evlerde bayramlar alın, morun, yeşilin en güzeliyle salına salına dolaşıyordu. Kimi evlerde siyahın melulü içinde dert üstüne dert katıyordu bayramlar.
Böyle bir ortamda kitleler birbirleriyle karşı karşıya gelmemeliydiler.
Sustum.
1965'de AP iktidar oldu aldığı oy oranı yüzde 52.9'du. AP daha 1964'teki kısmi senato seçimlerinde aldığı yüzde 50 oranındaki oyla iktidarın kapısını aralamıştı. Yani 1965'de DP, AP adı ile iktidar olmuştu.
Gülün adı başka olsa idi, başka türlü mü kokacaktı?
1969 seçimlerine girilirken enflasyonun hızı yüzde 5, kalkınmanın hızı ise yüzde 7 idi. İstikrarlı bir iktidarın partisinde ben Genel Başkan Yardımcısıydım. Sorumluluklarım vardı. Sustum.
12 Mart, 12 Eylül birbirini takip etti. Bu arada hükümet üyesiydim. Sorumluluğum vardı. Sustum.
Aslında susmaya devam etme kararlısıydım. 12 Eylül'den sonra o alın morun yeşilin güzelliğiyle salına salına dolaşmış olanlar DP'ye ve Menderes'e sahip çıktılar. 27 Mayıs'ta susan şakşakçılar ve benzerleri 12 Eylül'den sonra özgürlüklerin ve insan haklarının havarisi kesildiler.
Bunun için SABAH'a yakın dostlarımın telkini ile bazı geceleri SABAH ile aydınlatmak için suskunluğumu bir miktar bozma kararı aldım.
Bu dizi basılacak olan kitabımın özetidir. Kitapta belgeler ve kıyaslamalar konuşacaktır. Yazacaklarım, söyleyeceklerim bu kadar mıdır? Hayır asla! "Söylesem söz olur söylemesem dert." Dilimin ucunda zindanlar saklı. Umarım bu zindanların kapılarını açmaya mecbur bırakılmam.
YARIN
Aziz Nesin, Yassıada'daki tanıkları nasıl tiye alıyordu?
1946 Ruhu lafı nasıl ve kim tarafından ortaya atıldı?
Küfür etmeye başlayan subaya köylülerin cevabı ne olmuştu?
TALAT ASAL'IN YAZI DİZİSİ-5
|