Zihniyet devrimi
Cem Duna, yıllardır Türkiye'nin AB Elçiliğini yürüttü. Birikimleriyle şimdi danışmanlık yapıyor.
Cem Duna, Türkiye'nin adaylığının kabul edilmesinden sonra uyum için sokaktaki vatandaştan, devlete ve şirketlere kadar toplumun bir zihniyet devriminden geçmesi gerektiğini vurguluyor. Artık üretim, standart, Türkiye değil, Avrupa, hedef 63 milyon insan değil, 380 milyon Avrupalı olmalı diyen Cem Duna ile AB'ye uyum sürecini konuştuk.
AB adaylığının Türkiye için anlamı nedir?
Gerçekten de Türkiye'nin önünde önemli bir kapı açıldı. İlk defa Türkiye'ye bir altyapı sunuluyor ve deniliyor ki, "Eğer bu altyapının size sunduğu imkanları gereğince değerlendirebilirseniz, AB'ye üye olabilirsiniz. Çeşitli boyutlarda bakmak mümkün tabii. Devlet örgütlenmesi, ekonomi, vatandaşlar açısından bakmak mümkün. Ancak bence önce zihniyet açısından bakmakta fayda var. AB üyesi olmakla Avrupalı olmak kavramları farklı şeyler. Bize bir kapı açıldı. Bu kapıyla beraber bir zihniyet değişikliğine de ihtiyacımız var.
Avrupalı olmak demek, "Biz böyle kalalım, AB'nin hukuk normlarını üstümüze koyalım, bir sabah kalktığımızda Avrupalı olalım" demek değil. Avrupalı olmak, bir değişimi beraberinde getiriyor. Birlikte yaşamanın getirdiği değer yargılar sistemine uyum sağlamak gerekiyor. Bu zihniyet değişikliğini yapması gerekiyor Türkiye'nin.
Devletin uyumu açısından nasıl yapılanma ve süreç yaşayabiliriz?
Bu son derece önemli. Çünkü önümüzdeki dönemin uzunluğunu ya da kısalığını tayin edecek temel faktör, devlet yapısının bu süreci tamamlamak için nasıl örgütleneceğine bağlı. Bir bakanlık yada müsteşarlık gerekiyor. Çünkü AB politikası demek, sizin eğitim, sağlık, sosyal, askerlik politikanız var, eh bir de AB politikanız değil. Bir tane AB politikanız var, diğer bütün politikalarınızı bu politikayla uyumlulaştırmak zorundasınız.
Zaten tam üyelik dediğiniz şey de bir anlamda bu. Sizin önünüze bir AB birikimini koyuyorlar ve siz bunu kendinize adapte ediyorsunuz. Bu şu anlama geliyor. Bunun yüzde 80'ini zaten otomatik olarak alıyorsunuz. Müzakere ettiğiniz kısım yüzde 20'si kadardır. O da 'alayım, almayayım' müzakeresi değil. Hangi koşullarda alayım müzakeresidir. Bunu yapabilmeniz için buna uygun bir örgütlenmeye gitmeniz gerekir. Bu da mali imkanlarla donatılmış güçlü bir bakanlık olabilir. Çünkü klasik ürkekliklerinden kurtulması gerekir. Mesela yabancı danışmanlık şirketlerinden, hukuk şirketlerinden yararlanması gerekir. Çünkü Avrupa Birliği aslında bir hukuk topluluğudur.
Bunu yapabilecek ve devletin tümüne uygulayabilecek bir sisteme ihtiyacı var Türkiye'nin. Bu olmazsa olmaz koşul. Dolayısıyla devletin buna göre yeniden örgütlenmesi gerekir.
* Başbakan'ın dediği gibi 2004'te tam üye oyabilir miyiz?
Hayır. İki sene içinde Kopenhag kriterlerini yerine getirirsek, ondan sonra tam üyelik müzakeresi başlayacak. Türkiye'nin esas zorlanacağı yer burası. Çünkü düşünün, İspanya'nın 10 sene sürmüş. Kopenhag'la ilgili klasik bir söylem var; 'Ekonomimiz çok iyi, orada bir problemle karşılaşmayız, Kopenhag kriterlerinde zorlanırız...' Ben bunun tersini düşünüyorum. Kopenhag kriterleri, insan hakları, demokratikleşme gibi konularda Türkiye'de zaten belirli bir beklenti, belirli bir birikim, talep var. Bunu siyasi irade ile birleştirdiğiniz zaman çok kısa sürede gerçekleştirebilirsiniz. Burada fazla ürkülecek bir şey de yok. Bakın azınlık kavramına: Bugün Avrupa'nın kurucu üyelerinden biri olan Fransa'da bile azınlık kavramı yoktur. Bunları Türkiye kısa zamanda halledebilir.Benim tahminim, dört yıl içinde Türkiye tam üyelik müzakerelerini tamamlayabilir. Altı sene sonra tam üye olabilir.
Ekonominin uyumu için neler yapılmalı?
Bu ay önemli bir ay. Bu ay içinde iki önemli şey yapacak Türkiye. Bir, AB ile hizmet müzakerelerine başlayacak. Gümrük Birliği biliyorsunuz sadece imalat sanayine aittir. Oysa GB'nin klasik tanımında, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı vardır. İkinci ayak olarak, hizmetlerin GB kapsamına alınması müzakereleri başlıyor bu ay. Ulaştırma, bankacılık, turizim, mali hizmetler gibi. Bunlar çok kısa süre içinde tamamlanıp GB'nin parçası haline gelecek Türkiye. Bunun önemi şu: Türkiye aslında GB'yi başarıyla uyguladı, ama GB ile beraber artması beklenen rekabet yaşanmadı. Çünkü yabancı sermaye gelmedi. Gerçek boyutta bir rekabeti Türkiye henüz tatmadı. Helsinki ile beraber bu durum değişiyor. Çünkü artık Türkiye'nin yabancı sermaye konusunda önü açıldı.
Artan rekabet iki şeyi beraberinde gelecektir. İçerde şirketler arasında konsolidasyon artı satın almalar ile yabancıların satın alması. İlerki dönemde sanayi mallarının serbest dolaşımına ek olarak hizmet sektörünün de GB kapsamına alınması, bir çarpan etkiyi beraberinde getirecek. Sanayi sektöründe çok güçlü bir rekabet ortaya çıkacak. Bankacılık ve mali hizmetlerde bunu fazlasıyla göreceğiz. İspanya AB'ye katıldığından sonra dört yılda gelen yabancı sermaye miktarı, 32 milyar dolar. Bunun yarısı portföy yatırımları, diğer yarısı da direkt yatırımlar.
O zaman birinci olarak hizmetlerin serbest dolaşımını öngörüyorsunuz. İkinci olarak?
Makroekonomik diyalog denen bir kavram var. Ekonomi politikalarının uyumlulaştırılması. Bu ay içinde başlayacak. Ortak Ekonomik Değerlendirme. AB ile Türkiye oturup, "Benim ekonomi politikam bu, senin ekonomik politikan şu" diyecekler. Bunun da yabancı sermaye üzerinde çarpan etkisi oluyor. Çok ciddi bir reyting getiriyor size. Ocak ayında bu iki önemli gelişmeyle karşı karşıya kalacağız.
Bunlarla birlikte, gerçek rekabetin Türkiye önümüzdeki ilk altı aydan itibaren ciddi olarak geldiğini göreceğiz.
Türkiye'de bugün herhangi bir kuruluş için ölçek dediğiniz zaman ölçek farklıdır, AB bütününde oynayacağı için artık ölçek farklıdır. Yani ekonominizin parametrelerinizi büyütüyorsunuz, 63 milyon için değil, 380 milyon için çalışıyorsunuz. Serbest dolaşım dediğiniz zaman, her şey Avrupa'da ne ise burada da o olacak. Yani Avrupa standardında bir serbest dolaşıma sahip oluyor mallarınız ve hizmetleriniz. Aynı kurallara tabi oluyorsunuz. Rekabet, ticaret, çevre standartlarına tabi oluyor ve ona göre düşünmeye başlıyorsunuz artık. 776 bin kilometrekare ile sınırlı değilsiniz, tüm Avrupa'nın tek pazarına oynuyorsunuz. Bu, bugünden yarına olabilecek bir olgu değil. Ama felsefesi bu olacak önümüzdeki dönemde.
Şirketlere vizyon gerek
Şirketler neler yapmalı?
Hazırlanmaları lazım. Çünkü önümüzdeki dönemdeki rekabet onlara kaynak israfını mümkün kılmayacak. Kendi özkaynaklarını çok akıllıca kullanması, düşünce yapısını farklılaştırması gerekiyor. Zihniyet devrimi özellikle ekonomik aktörler açısından önemli. Şimdiye kadar içe dönük modelde yaşamışlar. Halbuki mahalli oyuncular artık küresel oyuncu olmak durumundalar. Henüz bunun gerektirdiği bilgilenme ihtiyacı içinde görmüyorum şirketleri. Şirketlerin önce bilgilenmeleri, sonra bir vizyon çizmeleri gerekir. Devleti eleştiriyorlar ancak iş dünyası da çok farklı değil.
Artık sadece mahalli pazarlar değil, çok daha büyük ölçeklere girmesi gerekiyor.
Sokaktaki insanın hayatı AB'nin ardından nasıl değişecek?
Enflasyonun başıboş gezmesi gibi bir lükse sahip olmayacak Türkiye. Bu da sokaktaki insanı çok yakından ilgilendiriyor. Demokrasi açısından da aynı şey sözkonusu. 'Acaba şunu değiştirelim mi?' dönemi bitecek. Belirli standartlar olacak ve bunlara uyacaksınız. Tam demokrasi dönemi başlayacak. Yılda 4-5 milyar dolarlık yabancı sermaye yatırımı gerçekleştirdiğiniz zaman iş ve aş açısından son derece önemli bir potansiyel oluşturacaksınız. Çalışanı da etkileyecektir. Daha verimli çalışacak, daha iyi eğitim sahibi olacak, daha iyi temsil edilebilecek. Abdurrahman YILDIRIM
|