


Üç komik adam
Önceki gece saat ikiyi geçtiğinde, Türkiye'nin her yanından elime ulaştırılan faxlar, e-mail'ler hep aynı şeyi söylüyordu:
"...devam edin!..."
Programın bitiş sinyallerini vermeye başladığımızda; gecenin o saatinde hala uyanık olan misyonlarca kişinin "halet-i ruhiye"si, elinden oyuncağı alınan çocuğunki gibiydi.
Adında "siyaset" olan programın çehresi "üç komik adam"ın sergilediği "mütemadi mütebessim" (sürekli gülümseyen) "duruş"la değişiyordu.
Programın sonunda herkesin istediği "siyaset"in çehresinin de değişmesiydi. Ancak; siyaset gülmek ve gülümsetmek için esin kaynağını nereden ve nasıl alacaktı ki? Üç komik adam, hem ortaklaşa sergiledikleri "hayır işi şov"a; hem de daha önceki gösterilerine siyaset dünyasının pek ilgi göstermediğinin altını çiziyorlardı.
Neden acaba? Güldürmeyi ayıp, gülmeyi kayıp saydıkları için mi?
Hafife aldıkları için mi hayata dair hafiflikleri?
"Ağır ol molla desinler" diye mi ya da?
İnsanoğlu gülmeden duramazdı elbette... Lakin kapalı kapılar ardında savrulan kahkahaların da kimseye hayrı yoktu. Paylaşmaktı esas olan...
Halkın ve kameraların önünde paylaşmak..
Bir vakitler Özal, arasıra da Demirel'in dışında, şöyle başını geriye savurup gerine-gerine kahkaha atan lider portresi hatırlamıyordu arşivler...
Bizim "yerli arşivi"mizde bile, bilgisayarların tuşlarına bastığımızda onlarca "Clinton kahkahası"na ulaşabiliyorduk.
Daha bir hafta önce; sokaklarda ve meydanlarda "mutluluğun resmini" birlikte yapıyordu Milenyum gecelerinin liderleri ve "teba"ları...
Oysa...
Aynı gece; onların dijital kıyametinin derdi, bizi germişti... Onlarsa; bir elinde maytap, bir elinde sevda; umurunda mı dünyayı oynuyorlardı..
Hiç değilse o gece!..
ooo
O nedenle, "üç komik adam"ın o gece gördükleri ilgi; ve hiçbir siyasetçinin hiçbir programda ulaşamadığı reytingler yalnızca o özlemin kanıtıydı.
Mutluluğu paylaşabilmenin...
Herkes aynı anda, komşu hanelerde de aynı sözlere gülümsendiğini biliyor ve bunu bilmek, gecenin mutluluk katsayısını artırıyordu.
***
Lakin, tüm program boyunca söylenenler, henüz gülmece konseptinde; "güleriz ağlanacak halimize" anlayışının aşılamadığını da gösteriyordu.
Bu üç genç adamın güldürüden anladığı ise, bu konseptten hayli uzaktı.
Onlar; "ağlanacak halimiz" kalmaması ütopyasıyla; "güleriz gülünecek halimize" yaklaşımının yerleşmesini diliyor; hiç değilse umut ediyorlardı.
Bu mümkün olabilecek miydi?
Acımasız çuvaldızlarının daimi mülkiyetini elinde bulunduran "mizah dünyası"nın bu üç genç silahşörü bile umutlu olabildiğine göre; bizim umutsuz olmaya hakkımız olabilir mi?
Korkumuz o dur ki; onlar "millet"i güldüreyim derken; millet onları "illet" etmesin?
Görülmemiş şey midir bu da..
Ya da hiç tanık olmadık mı?
Bu ülke, modern çağın Nasrettin Hocası sayılabilecek Aziz Nesin gibi bir güldürme ustasını "suratından düşen bin parça" bir müzmin muhalife çevirmedi mi?
Hep güldüren adam, giderken asık suratla gitmedi mi öbür tarafa?
***
Elimizde olsaydı "o gece"yi hiç bitirmezdik...
Elinden oyuncağını almazdık çocukların...
Lakin, bir gecenin tebessümleriyle aydınlatmak da mümkün değil içimizdeki karanlığı...
Aslolan, gülmenin ve gülümsemenin sürekli ışığını yayabilmek gönül bahçelerimize...
Ya da...
Hiç değilse gölge etmemek...
Hiç değilse!..
ooo
Tebessümün yüreğinizden hiç eksik olmadığı bir hayatı sürekli kılmanız dileğiyle, hepinizin Ramazan Bayramını kutluyorum.
Mutlu bayramlar efendim.