


"Kirvem hallarımı aynı böyle yaz!"
Tunceli'nin Kaçarlar köyünde Süleyman Ekrem'in kapısı çalındı 29 Kasım 1999 gecesi... Gelenler dört PKK'lıydı.
Kapıyı açan Süleyman'a, "Ya bizi minibüsünle istediğimiz yere götürürsün ya da ölürsün" dediler. Süleyman'la minibüse bindiler. Yolda jandarma çevirdi. Süleyman frene bastı. Minibüs durdu. Ateşe başladı.
Ertesi gün gazeteler "Tunceli'deki operasyonda beş teröristin öldürüldüğünü" haber verdi.
Süleyman'ın annesi "Gülizar Ekrem yıkıldı duyunca... Biliyordu oğlunun "onlardan" olmadığını... Lakin kime anlatırdı ki derdini...
70'lik kalbi oğul acısına dayanamadı. O gün bahçedeki ceviz ağacına ip sarkıtıp astı kendini...
İnsanlık milenyum telaşındayken, Tunceli, Gülizar Ana ile oğlu Süleyman'ı köy mezarlığına yan yana gömüyordu.
***
Hikmet Çetinkaya bu dramı "günlüğü"nde yazdıktan çok değil, bir ay sonra bu kez 11 yaşındaki Ünal Cila'nın ölüm haberi geldi Tunceli'den... Ünal, 25 Eylül günü Söğütlü köyünde koyun otlatırken bir jandarma eri tarafından terörist sanılarak "yanlışlıkla" öldürülmüştü.
Sabah, önceki günkü manşetinde Kamer Genç'in olayın üzerine gitmesi sonucu devletin hatasını kabul ettiğini ve çobanın ailesine "Kan Parası" olarak "10 koyun, 40 kilo erzak ve 750 milyon lira verdiğini" duyuruyordu.
Gel de "33 kurşun"u hatırlama şimdi...
Hani Ahmed Arif'in "Kirvem hallarımı aynı böyle yaz/ Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil, domdom kurşunu/ Paramparça ağzımdaki" diye şiire döktüğü "33 kurşun"...
1943 yılında Van'ın İran sınırındaki bir köyünde 33 masum köylü, bir müfreze asker tarafından elleri, kolları ve gözleri bağlanıp kurşuna dizilmişlerdi. Olaydan sonra yetkililer, "bu kişilerin hudutta iki ateş arasında kalarak öldüklerini" açıklarken katliamdan sağ kurtulan bir köylü, işin aslını anlatmıştı. Ne var ki, "33 kurşun", ancak tek parti dönemi kapanıp, muhalefet sistemde yerini alınca Meclis'e gelebilmiş ve 5 yıl sonra açılan davada askeri mahkeme, sorumluluğu üstlenen Org. Mustafa Muğlalı'yı idama mahkum etmişti.
***
Tek parti yönetiminden bu yana devletin hatasını kabul süresi 5 yıldan, 2 aya kadar kısalmış görünüyor. Bu da az nimet değildir elbet...
Lakin asıl amacın "insan canı üzerinde hata yapmamak" olduğu unutulmamalı...
Bu "hata"ları önlemenin en kestirme yolu ise "suçluları korumamak"tır. Ne yazık ki, devlet, masum kurbanların "kan parası" konusunda gösterdiği "hassasiyet"i, onları yargısız infaz eden görevlilerden esirgiyor. Manisa davasında, Metin Göktepe davasında, Susurluk davasında olduğu gibi Güneydoğu'daki pek çok davada da suç işleyen görevliler yargıya teslim edilmiyor, hatta görevde tutularak adeta ödüllendiriliyorlar.
Bu tavır yüzünden de "iç hukuk yollarıyla" çözümlenemeyen sorun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidiyor ve Türkiye birbiri peşisıra mahkumiyetler alarak ağır tazminatlar ödemeye mecbur kalıyor.
***
Şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz.
Güneydoğu, bir nesle damgasını vuran olağanüstü halden çıkmak üzere...
HADEP'li belediyeler bölge halkının büyük desteğiyle işbaşında...
Geriye göç çoktan başladı bile...
İşte bu önemli kavşakta -Meclis'te muhalefet de görünmediği için- büyük sorumluluk güvenlik güçlerine ve savcılara düşüyor. Suçlular kararlılıkla cezalandırılırsa "hata" oranı hızla azalacaktı.
Geçtiğimiz hafta sonu Tunceli de düzenlenen "Halk yürüyüşü"nde Tuncelililer ilk kez ilin askeri, sivil yetkilileriyle birlikte yürüdüler. Bunun kalıcı bir "barış yürüyüşü" olabilmesi için önce "Gülizar ana"nın "acısını dindirmek" gerekiyor.
Onu ceviz ağacından alıp köy mezarlığına gömerek değil tabii...
Oğlunun ağzındaki "domdom kurşunu"nun hesabını sorarak...