Sabah saat 7'de gazetelerin gelmesini beklerken, ne çok İstanbul olduğunu düşünüyordum 12 milyon nüfuslu İstanbul'da...
Derken gazeteler geldi...
Bizim Sabah gazetesinin ilk sayfasında Selahattin Duman'ın yazı başlığına takıldı gözlerim hemen, "Çeşit çeşit İstanbul var..."
Görünmez bir radarın ortak titreşimlerini paylaşır bazen yazı emekçileri...
Selahattin'in iç sayfalardaki her satırında zekâ menekşeleri açan, espri şelalerinin kahkahalandığı yazısı, kendi öz yaşamıyla ilgili bir röportaj üstüneydi.
O röportajda Selahattin'in öz yaşamı, Hollywood dünyalarının yaşam üslubu içinde sunulmuş gibiydi...
Selahattin Duman da dalga geçiyordu kendisinin böyle bir çerçeve içine oturtulmuş olmasıyla...
Gerçekten de yazı adamları görsel bir lüksden çok, örneği başka yerlerde pek bulunmayacak, daha değişik bir değerler ortamında yaşarlar; imzalanmış önemli kitaplarla, dost sanatçıların armağan ettikleri tablolar ve kendi çalışmalarından uzantılı anılar arasında falan...
Sabah sabah, ne kadar çok İstanbul olduğunu düşünmemin nedeni; bir gün önce Eyüp, Edirnekapı, Fatih'in; eski zamanlardan kalma daracık iç sokaklarında epey bir süre dolaşmış olmamızdı...
Takkeli, siyah sakal bırakmış gençler; eskimsi siyah pardösülü, siyah başörtülü genç hanımların yanında beyaz başörtülü, beyaz maşlahlı genç kızlar; bazılarının alt pencereleri kafesli, yıkık dökük ahşap evler; cenaze örtüsü yeşilinde, özensiz beton yapılar ve sönük vitrinli mahalle bakkallarıyla manifaturacılar...
Üç dört gün önce de Maçka, Teşvikiye, Nişantaşı'nın oralarda dolaşmıştık...
Bir de Sütlüce, Alibeyköy, Beykoz tepeleri, Ümraniye dolayları, Adalar falan vardı...
Sözün kısası ne kadar çok İstanbul vardı...
Bir semtiyle bir başka semti arasında en az yüz yıl fark olan bir İstanbul...
Böyle bir İstanbul'dan acaba 2050'li yıllarda nasıl bir sentez çıkacaktı?
Fatih'den Sultanahmet'e, oradan da uluslararası "5 yıldızlı" bir otele dönüşmüş olan eski cezaevine gelmiştik...
Ünlü bir Amerikan otelcilik şirketinin Kanada ortaklığıyla işlettiği görkemli modern bir otel... Güzel döşenmiş bakımlı salonlar, Amerikan-barlar, lokantalar ve değişik yerlerde piyano...
Cezaevi koğuşlarının eski asma kilitleri, bir dekorasyon olarak alt alta duvarlara asılmış...
Bizim otele girdiğimiz saat iftara yakındı... Otelin büyük lokantası iftara ayrılmıştı ve yapılan rezervasyonlarla tüm masalar kapatılmıştı. Lokantaya, geniş 2, hatta 3 salonlu bir amerikan-bardan uzanmış koridorlardan gidiliyordu...
Adam başı 10-15 milyon olan iftara, başörtülü ama şık giyimli hanımlarla, hali vakti yerinde aileler geliyordu...
Amerikan-barın masalarında ise turistler de dahil, üst düzey bir kesimin değişik insanları içki içiyordu. Bir piyanist, alafranga parçalar çalıyordu...
50 yıl sonrasının İstanbul'u, yahut Konstantaniyye'si böyle bir sentezde evrenselleşecekti, sanırım...
Yeni açılan modern hava terminali de bunun habercisiydi, Türkiye'de yatırımlar yapmaya hazırlanan uluslararası 5 büyük turizm şirketi de...
Akdeniz'in 200 milyon nüfuslu İslam alemine; kendi kimliğiyle çağdaş bir yaşam düzeyinin paylaşımında, çarpıcı bir sentez örneği sunan bir Konstantaniyye...
Ermeni'si, Rum'u, Kürdü, Yahudi'si, Arap'ı, Amerikalı'sı, Fransız'ı, Alman'ı, Hollandalı'sı, Rus'u v.s. ile Newyork'a benzer bir yakındoğu Megapolü...
Washington böyle bir sentezi acaba ne zaman öngörmeye başlamıştı?
Kimbilir belki de 1800'lerden bu yana...
Globalleşme sürecinin Avrasya'yı da bütünleştirecek merkezi, yine İstanbul olacakmış gibi görünüyordu...