


Türkiye'nin kadınlı yüzyılı
Yıllar önce Granada'dayım: Elhamra sarayında... Dışarıda yasemin ve badem kokulu bir Endülüs akşamı.
Sarayda Arap ve İspanyol müzisyenlerin çalgılarından şelaleler dökülmekte.
Beyaz entarili Arapların erkek erkeğe yaptıkları durağan, hiçbir dinamiği olmayan müziği, İspanyolların ateşli rakslarıyla karşılaştırıyorum. Erkek gitarıyla kadına yalvarıyor, esmer kadın fırıl fırıl dönüyor ortalıkta, kastanyetler çınlıyor, iki cins arasındaki gerilim gitarın gergin mi gergin bam telini tınlatıyor.
Bir kez daha görüyorum ki; kadın ve erkeğin birlikte kurmadığı bir şeye uygarlık demek mümkün değil.
Entarili Arap erkekler, canlarından bezmişçesine, hiç alçalıp yükselmeyen mıyır mıyır bir müzik yapıyorlar.
***
Aradan yıllar geçiyor. Yüzyılın son aralık ayında New York'taki Gershwin tiyatrosunda Tango Argentina'yı izliyorum.
Granada sıcağının tam tersine, insanın içini zehir gibi oyan bir Manhattan ayazından kendimizi atmışız salona.
Sahnede Buenos Aires'in büyük tangocuları.
Bandoneonlar inim inim inliyor.
Yine kadın ve erkek arasındaki binlerce volt yüklü gelgitler, yine o tanıdık gerilim.
Belki de yer çekiminden güçlü olan tek çekim yasası doğanın.
***
Ben fakir, yine Granada'daki gibi düşüncelere dalmışım.
Diyorum ki:
"Bizim topraklar kaç yüzyılı kadınsız geçirdi. Kadını sadece ana, evdeki karı ya da sokak malı olarak görmenin sonucuydu bu. Kadınları çalışmaya, doğurmaya ve zevk vermeye kilitledik. Ya işgücü oldular, ya seks oyuncağı. Padişahın biri, kadınlara tahammül edemediği için pabuçlarına zil taktırıp dolaştı sarayda; kadınlar duyunca kaçsın diye... Böylece ömrünü hiç kadın görmeden tamamlama mutluluğuna erişecekti. İstanbul'da kadınların sokağa çıkması yasaklandı bir dönem. Evlere hapsedildiler. Lokantalara, meyhanelere erkek erkeğe gidildi. Ortaoyunları erkek erkeğe oynandı. Ve bu yüzden, insana yaraşır bir yaşam biçimi koyamadık ortaya. Türk yaşam biçimi, özenilecek bir şey olamadı. Hep güdük, cansız ve yarım kaldık. Sanat yapıtlarımız, ihtiras denilen yakıcı dramatik etkiden yoksundu.
Cumhuriyetle birlikte, kadın topluma karışmaya başladı ve etkisi hemen görüldü.
Ama 21.yüzyılda Türkiye de kadınlı ülkeler arasına girecek. Bunu tersine çevirmenin yolu yok.
Ve Türkiye'nin sanatı, kültürü, yaşam biçimi o zaman çiçeklenecek.
Ancak o zaman insani ilişkiler çağı başlayacak.
Ancak o zaman, şizofreni ve paranoyadan arınmış, normal bir toplum olacağız."
***
Sahnede tango ağıtlarının en koyularından biri tınlamakta. Carlos Gardel'den duymaya alıştığımız cinsten, insanın içine erimiş kurşun gibi akan, yakıcı bir ezgi.
Yaşlı bandoneoncu, şeker kamışından sızan sıvı kıvamında çalıyor.
Siyah takım elbiseli, fötr şapkalı adam ve yine siyah giysili kadın birbirlerinden gözlerini hiç ayırmadan tango yapıyorlar. Son derece ciddi, dramatik, adeta acı çeker gibi sabitlenmiş bakışlar bunlar.
Dansın sonuna kadar da bozmuyorlar.
Kadın adama bir sarmaşık gibi dolanıyor, adam bazen deniz gibi geri çekilen kadının peşinden savuruyor kendini.
Ve uygarlık doğuyor.
Kaçıncı yüzyıl ya da kaçıncı milenyum olduğu önemli değil üstelik.
Adem'le Havva'dan, İsrafil surunu üflediği zaman ayağa kalkacak bütün ve kadın ve erkeklere kadar sürecek bir tango bu.
Komparsita'yı Buenos Aires'ten, Şereflikoçhisar, Beytüşşebap düğünlerine taşıyan bir evrensel sır.