kapat

20.12.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
Sabah İnternet
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Tavandaki delikten dev bir fare girmişti
29 ülkenin askerine komuta ediyordum ama odamın hali işte böyleydi. Gördüğünüz delikten içeri bir gün kedi büyüklüğünde bir fare girdi!

Türk Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda, Harekat Başkanlığı görevime 18 Ağustos 1991 tarihinde başladım. Görevim gereği Dışişleri Bakanlığı ve ilgili devlet kuruluşlarıyla koordineli şekilde çalışıyorduk. Somali izlediğimiz sorunlar arasındayda. Ancak Somali ile ilgili konuları karargahta görüşüp tartışırken bir yıl kadar sonra bu ülkede görev yapacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Çok özetle Somali'de durum şöyleydi:

1986'da Cumhurbaşkanı seçilen Siad Barre, Birleşik Somali Kongresi'ne bağlı birliklerin, yönetime bağlı birlikleri yenerek Mogadişu'yu ele geçirmesi üzerine 1991'de Nijerya'ya kaçmıştı.

Ölüm nedeni: Açlık
Bu arada ülke kaosa ve içsavaşa sürüklenmişti. 10 milyonluk ülkenin yarısı kötü besleniyordu. Nisan 1992 tarihine kadar 300 bin kişi açlıktan ölmüştü. 1.5 milyon kişi de ölmek üzereydi. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler (BM) devreye girmişti. Ancak yapılan anlaşmalara karşın sorunlar olduğu gibi devam ediyordu. BM' UNOSOM (BM Somali Operasyonu) işte bu şartlarda başlamıştı.

Ne var ki tedbirler yetmiyor durum giderek kötüleşiyordu. Yardımlar ulaşmadığı için günde 3 bin kişi ölüyordu. Bunun üzerine ABD liderliğinde bir koalisyon gücü (UNITAF) 1992'nin 9 Aralık günü Somali'ye çıktı. Amaç çatışmalara son vermek ve insani yardımı dağıtmaktı.

Birleşmiş Milletler, Türkiye'yi de koalisyon gücüne davet etmişti. İş o andan itibaren biz de aktif olarak işin içine girmiş olduk. "Dünya Devleti" olma yönünde adımlar atmaya başladık. İlk önce Somali'ye bir ön heyet yolladık. Bu heyet bizim birliğin görev yeri hakkında çalışmalar yapacaktı.

Heyetteki arkadaşlar döndüklerinde, "Bir müslüman ülkeninin komutanı görevi devralacak," dendiğini, bu arada da benim adımın geçtiğini duymuşlar. İnanamadım. "Siz yakıştırıyorsunuz," dedim onlara. Dedim ama zihnimin bir kanarına da yazıldı.

Sonra baktık gerçekten de görev Türkiye'ye geliyordu... Ama ben yine de pek kondurmuyordum. Çünkü o sırada ben Genelkurmay Harekat Başkanı'ydım. Diyordum ki kendi kendime: "Tamam adım geçiyor ama Harekat Başkanlığı ile ne alakası var bu görevin? Beni alıp oraya vermezler..."

Sonra Napoli'deki bir toplantıda bu kez ben de duydum. Sonra burada resmen zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş tarafından tebliğ edildi: 29 ülkeden oluşan bir BM gücüne komuta edecektim.

1993'ün Şubat ayında ilk kez Somali'ye gittim. Bu bir ön geziydi.

Gitmeden önce hep o sıcağı düşünüyordum. "Ben bu görevi yaparım," diyordum kendi kendime, yaparım ama acaba o iklime dayanabilecek miyim?

Neyse indik. Uçağın kapısı açıldı. Aa! Hiç de düşündüğüm gibi boğucu bir havayla karşılaşmadım. Akşamüstüydü; esiyordu... Genellikle böyle olmaz orada hava. Tesadüf işte. Rahatsız etmiyordu.

Kendime güvenim geldi
Bunun üzerine bana bir ferahlık geldi. "Ben burada yaşarım, bu iklime adapte olurum," dedim. Normal bir günde ise havanın sıcaklığı dayanılır gibi değildi. Üniformalar güneş battıktan sonra bile üzerimize yapışıyordu. Mogadişu kentinin üzerinde bir çöp ve leş karışımı bir koku vardı.

Sokaktaki insanlar perişandı. UNOSDOM-1 Karagahı'nda görev yapanlar moralsizdi. Gün sayıyorlardı. Bana kısa bir brifing verdiler. Ama ne brifing! Ellerinde harita bile yoktu.

UNITAF Komutanı Korgeneral Johnston beni davet etti. Generalin odası ABD büyükelçiliğinin üst katındaydı ve her tarafı açıktı. Kapısı, penceresi ve tavanı yoktu. Kapı olarak bir çarşaf kullanılıyordu.

Odanın tek avantajı arada sırada esen sıcak rüzgarın insana biraz olsun ferahlık vermesiydi. Köşeye yerlmeştirilmiş sahra yatağını gördüğüm zaman generalin 24 saatini burada geçirdiğini anladım.

Korgeneral, Büyükelçi Oakley ile birlikte bana bir brifing verdi. Bu sırada gözü kapının girişinde asılı, üzeri rakam dolu binr mukavvaya ilişti. General bunu farkedince general açıklamada bulundu: Gün sayıyormuş! Aklıma Bursa Işıklar Askeri Lisesi'nde okurken, tatile kaç gün kaldığını yazdığımız tahta geldi.

Daha sonra Mogadişu'yu helikopterle gezdik. Baktım evlerin çatıları yok. Hayret ettim. Bunun üzerine nedenini açıkladılar: Kiremitler ve eternitler sökülerek Kenya ve Etiyopya'ya satılmış!

O geceyi Türk birliğinde geçirdim.

Herkes kaçıyordu
Bana sürekli olarak durumun hiç de kötü olmadığını, merak etmemem gerektiğini söylüyorlardı. Ne var ki işaretler tam tersini gösteriyordu. Mesela helikopterdeki albay, "Buradan ayrıldıktan sonra, Mogadişu'nun adını bile anmayacağım," demişti.

Dönüşe bir gün kala verilen brifing sırasında ise dışarıdan silah sesleri gelmeye başlamış, karargahtaki Amerikan askerleri de ateşe başlamıştı. Brifing yarım kalmıştı. Beni Somali'de şimdiye dek karşılaşmadığım türden bir görev bekliyordu. Çok zor!

Eğer kabile lideri beyaza siyah derse o artık siyahtır

Bugün Batı dünyası Fransız ihtilalini hayal ederek bir yerde rejim değişikliği olabileceğini düşünüyor. Zihinlerinde hep bu var. Benzeri olacak sanıyor. Halbuki Ortadoğu böyle değil... Mesela Ortadoğu'da bir lider var ve onu köşeye sıkıştırmak istiyorsun. Sen ne kadar uğraşırsan, halk daha fazla onun etrafında toplanır. (Bizde de öyle olmuyor mu? Parti liderlerine bakın. Atamıyorsun.)

Kabile onlar için her şey. Mesela bunun rengi ne? Beyaz... Kabile lideri o siyah, derse siyahtır. O adama artık hiçbir şey yaptıramazsın. Demek ki bunu bilerek insanlara yaklaşacaksın. Ama ilk gittiğimizde biz bunu bilmiyorduk.

Adres: Ölü Öküz Yolu
İlk gittiğimizde oranın önemli şahsiyetlerinin oturduğu bölgede bir evde kalıyorduk. Oralara pek bir şey olmamış. BM oralara el atmış; kiralamış.

O evden karargaha gelirken her gün ayrı yoldan götürüyorlardı beni. Belli işte; emniyet tedbiri.

Orada beni çok etkileyen bir şey oldu: Bir hayvan leşi. Bir öküz ölmüş. Yola yığılmış. Günlerce geçtik gittik o yoldan. Baktık öküz orada duruyor. Kaldıran yok. Temizleyen yok. Leş gibi de kokuyor.

Amerikalılar oraya "Dead Cow Road" adını verdiler: "Ölü Öküz Yolu". Düşünün o kadar uzun süreli kaldı ki leş orada; yola adı verildi. Adres, diyorsun, Ölü Öküz Yolu'dan sağa sap, diyorlar mesela.

Anlayın perişanlığı. Kimse kaldırmıyor. İnsanın da midesi kalkıyor. Zaten tüm şehir öyle kokuyordu. Kent çöplük gibiydi. Rüzgar estiği zaman öyle bir koku geliyordu ki! Tahammül edemezsiniz. Leş kokusu. İğrenç. Felaket.

O yaşantı insanı etkiliyor tabii. Karmaşık bir ruh haliniz oluyor. İnsan öyle bir ortamda kendini terkedilmiş, yalnız bırakılmış gibi hissediyor.

YARIN

Göreve başladığımda yaşadığım ilk hayal kırıklığı neydi?

Amerikan Deniz Piyadesi'ne ne bakımdan gıpta ettim?

Kismayo'ya giderken en çok neden heyecanlandım?


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır