Avrupa Birliği adaylığımızın tescili, Türkiye'nin geleceğini şekillendirmesinde önemli bir araç olacak. Adaylık sürecine girmenin yaratacağı fiili değişimleri hemen fark etmeyebiliriz. Ancak, AB hedefiyle yol almanın ideolojik anlamı, bu aşamada daha rahat hissedilebilir.
İlkokul çağından beri beynimize kazınan ve Cumhuriyet'in temelini oluşturan bir cümle vardır: `Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.' devredilmesi, daha çok Padişah'tan `devralınması' ve Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması anlamını taşısa da, Cumhuriyet, Osmanlı'dan kalan tarihi mirasta bir dönüm noktasıydı.
Egemenliğin millete geçmesi biraz da milletin iradesine bağlı. Türkiye'miz genelde tepkisel bir toplum. Vekil'ini kendi seçer, ama devletten ve politikacıdan sürekli şikayet eder. Aslında devlet kadrolarını da, Meclis sandalyelerini de dolduran, yine biz'izdir. Yine de, Türkiye başka ülkelere oranla daha da fazla olarak bu `biz ve onlar' ikilemini yaşar ve yaşatır.
Türkiye'nin 76 yıllık Cumhuriyet ve daha kısa süreli demokrasi yolculuğunda, milletin egemenliği olgusu, devletin yönetici konumundaki mercilerince hep `denetlenmiştir.' Türkiye sayısız sivil ve askeri müdahale ile, 20.Yüzyıl serüvenini tamamlıyor. 21. Yüzyıl'a ise AB yolculuğuna çıkarak başlıyor. Bu çerçevede, daha kendi iradesinin, devlet iradesine yansıdığından kuşkulu bir toplum, birdenbire, uluslararası bir iradenin norm ve koşullarını kabul etmiş oluyor. Aslında yeni dünya düzeninde bu çok devrimci bir yaklaşım değil. Tüm devletler uluslarüstü iradelerle yaşamak durumunda. AB adaylığı özellikle siyasi karar alma mekanizması açısından B rasyonelleri doğrultusunda hareket etmeyi büyük ölçüde kabul etmek demek oluyor.
AB'nin çekirdek ülkeleri, demokratikleşme ve gelişme süreçlerinin ileri safhasındalar. Bu ülkelerde bile AB üyeliğinin, ulusal politikalarla ve ekonomik önceliklerle çatışmasının izleri görülmeye başlandı. Türkiye ise, bu açıdan ilginç bir noktada. Çünkü, sivil toplumun arzu ettiği bazı koşulların saydamlık, insan hakları, devletin reformu gibi ülkemizde geliştirilmesi, AB kulvarında ilerlerken daha kolay olabilir. Dolayısıyla, bu konulardaki `millet iradesi', uluslarüstü bir millet iradesi olan AB'den güç alarak devletin iradesine yansımış olacak.
AB adaylığı Türkiye'nin kaderini değiştiren bir olgu değil. Ancak Türkiye'nin istediği kaderi çizmesinde destek olacaktır. `İstenen kader' için toplumun farklı kesitlerinde büyük ölçüde bir konsensus bulunmaktadır. Türkiye, içine kapanık ve `kendini büyüklük tezleriyle oyalayan' bir toplum olarak ilerleyemez. Ticari ve politik ilişkilerinde, eğitimde, sağlıkta, insan hakları sicilinde uluslararası düzeye ulaşması gerekmektedir. Akademisyenlerine çağdışı kaynaklar sunarsa, yüksek öğretimde, kültürde ve teknolojide insanına imkan sağlamazsa, Türkiye dünya liginde oynayamaz.
Dünya liginde yarışmanın kendine göre kuralları var. Bu ligde sesimizi ne kadar duyuracağımız ve Türkiye'nin menfaatlerini ne denli etkin kılacağımız bizim performansımıza bağlı. Dünya ligine çıkmışken, ego'larının ön plana çıkarmak yerine, kapasiteleriyle fark yaratacak devlet adamlarına ihtiyacımız her zamankinden daha fazla.