Hem Türkiye, hem de AB'nin tarihi birer adım atarak yaptığı anlaşma öncesi, son derece ilginç, zaman zaman korku filmine dönen, çok heyecanlı saatler yaşandı..
Helsinki basın merkezinde metni o öğle saatlerinde elimize aldığımız zaman, yüreğimiz ağzımıza geldi..
Peki bizim yüreğimiz ağzımıza geldi de Ankara'nın yüreği ağzına gelmedi mi?
Gelmez olur mu? Çünkü Ankara uzun süre, Helsinki Zirvesi sonrası çıkacak olumlu metne göre, Başbakan Ecevit'in Finlandiya başkentine gelerek yapacağı konuşma üzerinde çalışmış ve bunu tamamlamıştı.
Ama metin Ankara'da ilk incelendiğinde Ecevit önce çok sert tepki gösterdi. Türkiye'ye bir şey mi empoze ediliyordu?
Yoksa Ecevit için hazırlanan konuşma yapılmadan rafa mı kalkacaktı?
Başbakan düşünceli ve kızgındı..
Ankara'nın ilk tepkisi Helsinki'ye ulaştığında ise zirve birden karıştı.. Türkiye metni ve dolayısıyla adaylığı ret mi ediyordu? Batılı gazeteci ve diplomatlar tanıdıkları Türk gazetecilerden bilgi almaya çalışıyordu. Bir ara Atina temsilcimiz Stelyo Berberakis ile birlikte yakaladığımız batılı bir diplomat "Büyük hayal kırıklığı yaşanıyor. Türkiye reddediyor" deyince işin ciddiyeti bir kere daha ortaya çıktı.
Şimdi zirvede artık sadece Türkiye konuşuluyordu. Ardından önce Dışişleri Bakanları, sonra Başbakan ve Devlet Bakanları düzeyinde Helsinki ile Ankara arasında müthiş bir telefon trafiği başladı. Olmuyor, Türkiye ikna edilemiyordu..
Aynı saatlerde Ankara'da başbakanlık binasında da üst üste toplantılar gerçekleştiriliyordu. Başbakanı iknaya şimdi sadece danışmanları değil, ama Dışişleri Bakanı Cem ve ekibi de katılmıştı.. Herkes, sanki, Ecevit'in "aynı hayatı 20 yıl sonra bir kez daha yapmasını engellemeye" çalışıyordu..
Başbakan toplantıların 3'üncü saatinde biraz ikna olur gibi oldu.. Ama daha tam ikna olmuş değildi.. Başbakan'a toplantıda çok kapsamlı bir sunuş yaptı. Bu başarılı sunuş Ecevit'i rahatlattı.. Ama meselenin bir de Bakanlar Kurulu'nda konuşulup onaylanması gerekiyordu. Bunu da İrtemçelik üstlendi.. Peki tam bu sıralar Helsinki'de neler oluyordu. Türkiye'nin belgeyi reddetmesi çok ciddi sıkıntı yaratacaktı. Bunun üzerine adı açıklanmayan bir lider, Washington'da Başkan Clinton'a durumu anlattı. Clinton hemen telefona sarıldı ve Ecevit'e "Büyük bir başarı kazandınız. Sizi tebrik ederim" dedi. Ecevit daha da rahatladı.. Helsinki Türkiye konusunda konuşmuyor ve beklenti sürüyordu. AB'li diplomatlar Lipponen'in Ecevit'e mektup yazıp metni ayrıntılı biçimde anlatmasını istediler. Faydası olacak mıydı? Önümüzdeki saatler bunu gösterecekti. Hem bizler-hem Ankara, hem de Helsinki adeta bir korku tünelinden geçiyordu..
Dönelim Ankara'ya.. Lipponen'in mektubu Ecevit'in kuşkularını iyice düşürdü. Mektup üzerinde danışmanlarının ve uzmanların görüşlerini dinledi ve ardından cevabi mektubu gönderdi. Bu mektubuna bir de cümle ekledi Başbakan.. Lipponen'e dedi ki:
"Altında imzanız olan bana gönderdiğiniz bu mektup artık bir AB resmi belgesi haline gelmiştir.." Yani Ecevit, gelecekteki AB başkanlarının Türkiye ile ilişkilerde bu belgeyi gözönüne almak zorunda olduklarını hatırlatıyordu Lipponen'e.. Ardından Bakanlar Kurulu toplantısı başladı. İrtemçelik'e en çok soru MHP'li bakanlardan geldi. Ve de oldukça ayrıntılı sorulardı bunlar. MHP'liler haklıydı. Çünkü hiç bilmedikleri teknik ve diplomatik bir konu idi bu.. İrtemçelik bütün sorulara açık açık cevap verdi. MHP'li bakanlar tatmin olmuştu..
Derken, AB'nin 3 şapkalı Genel Sekreteri Solana, Fransa liderinin kendisine tahsis ettiği uçakla, Ecevit'i Helsinki'ye davet eden mektup cebinde Ankara'ya doğru yola çıktı.. Hikayenin gerisi biliniyor.. Yaklaşık 12 saat süren korku tünelindeki yolculuk mutlu sonla noktalanmıştı.
Size Helsinki'den bir iki küçük not:
Burası 500 bin nüfuslu küçücük bir yer. Bizim mahalle kadar..
Fert başına düşen milli geliri ortalama 20 bin dolar. Bir ara 27 bin dolara kadar çıkmış. Ama şimdi işler biraz yavaşlayınca 20 bin dolara düşmüş..
Otelden çıkıp taksi şoförüne zirvenin yapıldığı yeri anlatana kadar akla karayı seçiyorsunuz.. Çünkü bazılarının burada böyle bir toplantı yapıldığından haberi yok. Başıma geldiği için yazıyorum.. Tanık olduğum için yazıyorum, sabahın köründe içki içmeye başlıyorlar.. Dün sabah saat 10.00'da biz kahvaltıya ineceğimiz zaman 4 kişilik grubun yanından geçtik. Üstelik adamların ikisi smokinliydi. Garip renkli içkiler içiyor kahkahalarla gülüyorlardı.
Burası adeta terk edilmiş bir kent gibi. Özellikle saat 18.00'den sonra. Yollarda kimseler yok. Bunu da Stelyo ile birlikte yaşadık..
Ama çok temiz ve düzenli.. İnsanları tertemiz giyinmiş. Boyasız ayakkabı ve özel olarak bırakmamışsa, tıraş olmamış erkek yok.
Kırmızı ışıkta herkes sabırla bekliyor. Yeşil yandığı anda arkadakiler 3 saniye sonra kornaya basmıyor.
Ne de olsa Avrupa Birliği üyesi bir ülke..
Darısı başımıza...