Çocukluğumdaki Ramazanlardan, Edirne Ramazanları'ndan bahsetmiştim. Yağan kar... Cama yapışarak iftarı, yer sofrasında dualar okuyarak bekleyenlere haber vermek için, Üçşerefeli'nin kandillerinin yanmasını bekleyişim. Beş numaralı petrol lambası, bitmeyen teravihler...
Yıllar çabuk geçmeye başladı, anlaşılıyor. Edirne Ramazanları'ndan bu yana yalnız bizim çevreden kaç kişi eskildi; dedem, babam, babaannem, eniştelerim, yaşlı komşular...
Bazan bakıyorum da, ne kadar hırslı insanlarız. Hiç öleceğimiz aklımıza gelmiyor. Bir Ramazan, bir Ramazan daha... Aramızdan kaçımız Ramazan'ın döne dolaşa tekrar kışa gelmesini görebilecek?
Tatsız bir konu ama böyle bu dostlarım. Aklımızı muayyen noktalara takmışız, deli dervişler gibi sayıklıyoruz...
- Şu evin borcu bir ödense...
- Maaşım bir artsa...
- Bonolar bir ödense...
- Çocuk liseyi bir bitirse...
Borç da biter, maaş da artar, bonolar da ödenir, çocuk da liseyi bitirir. Ee sonra... Dökülen dişler, buruşan surat, daralan nefes, sızlayan diz kapakları... Aşk iflas etmiş, mide iflas etmek üzere... Bir, gözlerde kalmış ihtiras... Geçen Ramazan'ın yazısını dün yazmış gibiyim işte...
- O dedi de, bu dedi de, hepsi benim olsun da, yarısı senin olsun da, partimiz kazansın da, mebus seçileyim de, seçilemezsem dolgunca bir ücret bulayım da...
Alt tarafı, bir Ramazan, bir Ramazan daha, sonra bir Ramazan daha...
Bazı sesler duyuyor gibiyim:
- Bütün insanlar için, yeryüzünün geleceği için, okullara giden küçük çocuklar için ne yaptın?
Günümü kurtarayım, yarınımı kurtarayım, hayatımı kurtarayım... Şu toplumda kaç kişi çıkar, bencilliğin duvarlarından başını dimdik yükselterek, gelecek insan nesillerine bakmasını bilmiş, insanlığı kurtarmayı özlemiş? Kaç kişi çıkar, kaç?
Elli altmış yıl için, ne yalanlar, ne insafsızlıklar, ne basit ve faydasız mücadeleler...
Sonu peki? Bir Ramazan, bir Ramazan daha, derken bir Ramazan daha... Herhalde babamın o beyaz saçları bile kalmamıştır mezarda... Bütün derdi çalıştığı dairelerdeki umum müdürlerdi... Atar tutar, onları Danıştay'a verir, uğraşır, hesaplar yapar, dünyayı sadece bu minicik açıdan görürdü. Öldüğü sabahı hatırlarım. Martın son günleriydi. Bir şafak vakti, hayatın rıhtımından ayrılıvermişti. Ertesi gün öğle namazına yetiştirdik. Üstüne bir kaç kürek toprak da ben attım.
Çürüyecek vücudumuzun dertlerinden kopup, gelecek nesillere gerçekleri haykıracak kadar büyük insanlar yetiştiremiyoruz.
Ağzımızdan en düşmeyen cümle, düşüncelerimizden çıkmayan zehirli kılçık, ciğerimize yapışmış olan pençe; "gemisini kurtaran kaptan"...
Bu kadar küçük gemiyi kurtarmayı düşünmek için bu biraz fazla telaş değil mi? Bir de büyük gemilere kaptan olmaya layık insanlar vardır dünyada... Bir kitap, bir nutuk, bir haykırışla insanlığın rotasını çizerler...
Aman bana kimse dokunmasın da, aman benim işim bozulmasın da, aman benim günlerim kararmasın da... Sonra bir Ramazan, bir Ramazan daha... On iki aydan birinde, yedi günden birinde, yirmi dört saatten birinde hikâye bitiverir. Zamanın lastiği altında çabucak silinecek kurşun kalem çizgisi gibi bir hayat; ne kitaplar bahseder, ne heykellerini dikerler, ne çocuklara örnek diye gösterirler, sadece götürür bir çukura gömerler.
Yıllardan beri hep böyle ölümle bitecek insanlar yetiştiriyoruz. Oysa ölümü yenecek insanlara, büyük gemileri kurtaracak kaptanlara ihtiyaç var... Bu enerji, bu hırs, bu kabına sığamamak, o kutsal haykırış, o gerçekler üzerine devleşerek yürümek, nerede?
Güliver'in, Liluputlar ülkesinde kağıttan kayıklarımıza binmişiz, en küçük nefeslerin yaratacağı dalgalardan ürkerek, sözde saadeti arıyoruz.
- Aman kuzum üfleme, aman kuzun dalgalandırma...
Ramazan'ın bundan sonraki kış seferini aramızda kaç kişi görecek?
Büyük olmaktan korkuyoruz. Oysa hayatta en korkulacak şey küçük olmaktır.
Not: 37 yıl önce yazılmış bir yazı... "Milliyet" koleksiyonundan...