


Kemalo
8 Nisan 1967 idi... Saat yirmibire geliyordu. "Yakup Bartoğlu mikrofonun karşısına geçti, bağdaş kurdu başladı söylemeye:
`Kemalo... Kemalo, kemalo looo
Kemalo... Kemalo. Kemalo, cemale loo
Angara destri Kemalo looo
Vakti Kemal meri, Kemalo looo...'
Yakup Bertoğlu söyledi söyledi... Çevirdi birisi Türkçe'ye, bir kısmı şöyle:
`Söylüyor ki, demek ki, Kemal demek, Atatürk'üm, Atatürk'üm, seni çok sevdim Atatürk'üm, demek ki Ankara destri, demek ki Ankara diken oldu, Kemal öldüğü için diyor, Atatürk'ün üzerinde ağlamışlar millet, Atatürk bağımsızdır, bedr anamızdır Atatürk sağ iken buğday ekmeği yiyorduk. Atatürk'üm öldü arpa ekmeği bulamıyoruz... Kemalim... Kemalim..."
Bundan otuz yıl önce, 1967'de Fikret Otyam, Bınıvre köyünde anlatır bunları.
Bınıvre köyü Siirt'in 463 köyünden biridir. "Yalçın kayalıkların başında, kartal yuvası gibi..."
ooo
Fikret Otyam otuz yıl önce Bınıvre köyünde, dar pencerelerden sızan ışığın kör aydınlığında yaşadıklarını, duyduklarını anlatır.
Pencereler dardır. Çünkü güvenlik yoktur. Çünkü, Otyam'ın dolaştığı köyleri, geceleri eşkiyalar basar.
"Bizim buralar tekin değildir beg... Bir saat uyurum nöbet beklerim."
Otuz yıl önce ağalar ve çeteler sarmıştır dört yanı. Ağalar ve çetelere karşı silahlananlar da dağlara vurur. Ve "Bınıvre köylüleri tam deyimiyle bir lokma ekmeğe muhtaç kalmışlardır."
"H. Ağa eşkiyadır. Zengindir. H.Ağa anasının karnından doğduğu zamandan beri hiçbir zaman hükümete medeniyet olmamıştır. Toprağı çoktur, milletin malı. Millet korkar efendim, alır topraklarını fakir fukaranın Molla Barzani'nin de adını kullanarak etrafa dehşet saçmış, kaçırttığı köylülerin de topraklarını ekip sürmeye başlamış!"
H. Ağa, köye adam göndermiş, Barzani'ye para topluyoruz, sancak açmış gelenler.
"Hayır dedik, biz Türk oğlu Türküz, öyle kalacağız, vermiyoruz parra... Böyle dedik, dedik ama hayat kalmadı buralarda, evlerimizden rahat çıkamaz olduk, korkuyoruz, hükümete varıp bize karakol verin dedik."
Sonra komandolar gönderir "Hökümat." Helikopterler gönderir, yani koca kuşlar...
"O koca kuşlar geldi, dolandı köyün tepesinde, kağıtlar attı, eşkiyalar teslim olsun diye..."
ooo
Evet, otuz yıl önceki "Güneydoğu gerçeği"ni işte böyle anlatır Fikret Otyam. O "gide gide" görmüştür, duymuştur, dinlemiştir.
Nerede yanlış yapıldığını böyle böyledir işte. Ama ondan da bir otuz yıl öncesi vardır. 1967'lerden otuz yıl öncesine gidince Atatürk'ün öldüğü tarihe varılır. Bınıvreli köylülere göre her şey o gün başlamıştır: "Ankara diken oldu, Kemal öldüğü için..."
Bınıvreli Yakup Bartoğlu, Kürtçe okuduğu türküde aynen böyle söyler...
Ve devam eder Fikret Otyam, Bınıvre'yi anlatmaya: "8 Nisan 1967 idi, saat yirmibire geliyordu. İçeri o üstü pak delikanlı geldi, öğrendim bu ara, yanılmamışım, bu Hamido'nun oğlu Mustafa Kemalo imiş. `Biraz da ben dinleyeyim' dedi.
Doğuda çok kişinin adı Mustafa Kemalo'dur... Mustafa Kemal için hâlâ ağıtlar söylenir, gözyaşları dökülür..."
ooo
İki yıl önce, Fikret Otyam'ın satırlarından esinlenerek ak kağıda düştüğümüz bu satırları önceki akşam, Siyaset Meydanı'nda yeniden hatırladık..
Ne zaman mı?
Aksaçlı, sevimli Musevi yurttaşımız İshak Hakim Bey; "Bana mösyö diyorlar, bizi ayırıyorlar, aşağılıyorlar, içimiz sızlıyor, gönlümüz kırılıyor" dediğinde...
Emekli İshak Bey, içindeki hicranı, kırıp dökmeden anlatırken, yakasındaki "Atatürk" rozeti parlıyordu stüdyo ışıklarında:
"Ben Atatürk'ü çok seviyorum" dedi heyecanla...
Cumhuriyetin "ulus-devlet" olma idealinin "Atatürklü" ve "Atatürksüz" yılları arasında derin bir fay hattı olduğu anlaşılıyordu.
Abdi İpekçi, Atatürk'le Venizelos arasında imzalanan 1930 anlaşmasını değerlendirirken; "Bir Türk-Yunan federasyonunu düşünecek kadar ileri görüşlü iki lider" diye sözediyordu onlardan..
Atatürk ve Venizelos'un Ege'de kurmak istedikleri, Ege Topluluğu projesiydi..
Azınlık haklarını da sağlam temellerde güvenceye alan...
ooo
Öyleyse, ne zaman değişti her şey? O akşam, Siyaset Meydanı'nda bizi içimizdeki "surlar"la yüzleştirenlerden Prokop Abi'ye sorduğumuz soruyu yinelemek gerekmiyor muydu?
"Bize ne oldu Prokop abi? Ne zaman bozuldu bölüştüğümüz ekmekler? Niye çalgı çalmıyorsun İstanbul gecelerinde?
Ne zaman döndü sular tersine?
Ne zaman?"