Şu veya bu nedenle, doğurup bir bebek sahibi olmak istemeyen hanımlar, hamile kaldıklarında dünya başlarına yıkılırdı...
Kürtaj yasaklı gibi olduğundan, bir hayli pahalıydı. Üstelik duyulması istenmeyen bir gebelikte güvenilir bir doktor bulmak da herkes için kolay değildi.
Zavallı kadıncıklar karınlarındaki miniminicik cenini düşürebilmek için, olmadık yöntemlere başvururlardı...
Bunlardan biri de kininle konyak içmekti. Arkasından yüzü koyun yerlere yatarlar, bir yakınları da sırtlarına çıkıp tepinirdi...
Yoksul mahallelerde, karısının sık sık gebe kalmasına öfkelenen kocalar vardı. Öyle ki bazıları, bağıra çağıra hırpalardı kadını:
- Ulan ne biçim karısın be, şapkamı atsam gebe kalıyorsun.
Prof. Orhan Güvenen anlatmıştı.
Genç bir köylü kadıncağızı, kocası prezervativ kullanırsa gebe kalmayacağını öğrenmişti. Ama bunu söyleme cesaretini bulamamıştı kocasına. Ve kendisi ince bir ibrişimden kılıf örmeye kalkmıştı. Örülen kılıf kullanılmış, ama gebe kalmayı engelleyememişti.
Sonunda kadıncağız, bilmem kaçıncı çocuğunu yine doğurmak zorunda kalmıştı. Çocuğa da "Süzme" adı konmuştu.
Ah kadınlar bir anlatabilseler 2 milyon yıldan bu yana yaşadıkları serüvenlerle dramları...
Önce insanın ayağa kalkmasıyla başladı ilk felaketleri.. Ayağa kalkıp öyle yürümeye çalışan dişilerin vajinaları daraldı. Normal doğum yapamaz oldular. Yüzlerce, hatta belki de binlerce yıl boyunca, doğum yapmaya çalışırken ölüp gitti insanoğlunun dişisi..
Zaman içinde Doğa, yahut Tanrı, bir düzeltme yaptı ayağa kalkmış insan dişisinin daha rahat doğurabilmesi için..
Dört ayak yürürken 12 ayda doğan bebekler, insanoğlunun ayağa kalkmasından binlerce yıl sonra; 9 ay 10 günde, yani daha da büyümeden erken doğmaya başladılar...
Bu nedenle de insan yavruları, dört ayaklı başka memeliler gibi doğar dağmaz yürüyemiyorlardı. Anneler de, yürüyemeyen bebeklerini bırakıp, avlanmaya gidemiyorlardı...
Peki ama kim getirecekti onlara yemeklerini?
İster istemez iş erkeğe düşüyordu. Ancak bir sorun daha vardı; erkek, dişinin kendisiyle seviştiği için bebek doğurduğunun bilincinde değildi. Öyleyse neden yemek getirecekti ki, doğum yaptığı için avlanmaya gidemeyen dişiye?
Dişiler çok çektiler bunun da zorluğunu.. Git gide yeni bir yöntem daha geliştirdiler. Başka memeliler, yılın belirli dönemlerinde yoğunlaştırdıkları halde çiftleşmeyi; insanın dişisi, her an sevişmeye yatkın durmaya başladı, erkek yemeğini getirmeye alışsın diye..
Ve bir de yüzyüze sevişme pozisyonunu icat etti. İnsanoğlundan başka hiç bir memeli, yüzyüze bir pozisyonda sevişmez...
Yüzyüze sevişme de, konuşma döneminin kapısını açtı.
O zamandan bu yana Dünya'nın tüm kadınları, giden erkeklerine, hiç değişmeyen şu 3 soruyu sorarlar:
- Nereye gidiyorsun? Ne zaman geleceksin? Beni seviyor musun?
Teknoloji yeni aşamalar yaptıkça, yaşam biçimleri de değişir...
Kadınların gebe kalma kaygısından kurtularak daha rahat sevişebilmeleri için, kontrreseptivlik güvencesi sağlayan teknik buluşlar yapıldı.
Örneğin sipirallerle pilüller çıktı piyasalara...
Bu alandaki yenilikler, turizmi de dopingledi. Tatil yörelerine uçak seferleri arttı.
Oteller, moteller, kamping alanları çoğaldı. Gece kulüpleri bollaştı. Servis sektörü genişledikçe genişledi. Binlerce kilometrelik otoyollar kapladı her yeri...
Görüyorsunuz hamileliği önleme konusundaki bir iki buluş, yeryüzündeki tüm siyasetçilerden çok daha etkin oldu değişik ülke insanlarının, turizmi de yaygınlaştırarak, birbirleriyle kaynaşmasında..
Bu da globalleşmenin cinsel boyutu işte...