


Sorunumuz ideolojik değil, odyolojik!
Adını hâlâ herkesin kolayca anımsayacağı o sayın etkin ve yetkin büyükelçi ülkesine daha önemli bir görev için dönerken verdiği son mülakatta inceltilmiş bir kamış ucuyla Türkiye'ye şöyle "good-bye.." demişti:
- Sizdeki medya öylesine güçlü ki, onun bu gücüyle Amerikan demokrasisi bile zor başa çıkar!
Demokrasimizi bilemeyiz ama medyamız o sayın sefirin gitmesinden sonra daha da güçlendi.. Çünkü o sözleri söylediğinde Türk medyası henüz onlarca ulusal, yüzlerce yerel TV kanalına ve neredeyse binlerce FM dalgasına sahip değildi.. Ve elbette henüz her TV ekranında beliren kanal logoları, aslında bir bankanın logosunu da temsil etmiyordu.. Peki medya gücünü daha çok nasıl ortaya koyuyor?
YERALTI FAY HATTI
Buna medya-demokrasi, daha doğrusu medya-siyaset ilişkilerine bakarak yanıt vermeye çalışalım.
Dünyada en tepedeki liderinden, en ücradaki bir ilin milletvekiline, kendi politikacısını bu kadar yerin dibine sokup sokup çıkarmaya yönelen bir başka medya var mıdır?
Buna yanıt vermek için dünya haritasında elbette kendi meclisini soyan, kara bir ticaretle gri siyaseti birlikte yürütmeye çalışan bir başka ülke daha olup olmadığına bakmak gerekir.
Bir araştırmadan öğreniyoruz ki, günlük basındaki köşe yazarı sayısı 550 dolayındaymış.
Kadere bakın ki şu andaki milletvekili rakamı da (Hakkın rahmetine kavuşanlar olduğu için) 550 dolayında...
550'ye 550!..
Her miletvekiline bir gazeteci yazar, her gazeteci yazara bir milletvekili...
Milletvekilinin elinde mikrofon, gazeteci yazarınkinde kalem.
Bir taraf "de bire" konuşuyor öteki taraf "habire" yazıyor.
Bir tarafta giyotinden keskin, satırdan ağır manşetler, paragraflar:
- Bunlar vekil mi, rezil mi?
Öte tarafta sirkeden ekşi, asitten yakıcı nutuklar:
- Kalemini ruhuyla birlikte satıp gazete kağıdına saranlar, hepinize lanet! Medya mı, yoksa rezil bir komedya mı?
40 KATIR 41 GİYOTİN
Mikrofon tutanlarla, kalem tutanlar arasındaki bu kavgayı acaba birileri mi körüklüyor?
Öyle ya, bu dünyadaki bütün kavgalar aslında tarafların ötesinde birilerinin çıkarına hizmet ettiğine göre.
Sahnede dövüş sürerken birileri acaba arkada dümenlerini zevkle şevkle sürdürüyor olmasınlar.
Herkesin gözü kulağı dövüşmelere söğüşmelere yönelmişken, gözlerden uzakta kurulan tezgahlarda, kimlerin neler dokuduğunu ya kimsecikler farkedemiyorsa.
Medya ile siyaset arasındaki dövüşme ve söğüşmenin sözde tek hedefi var:
- İki tarafın birbirini yola getirmesi.
Ama bugüne kadar ki pratik ortaya koydu ki, bu usulde ve erkanda bir yanlışlık var.
Ne siyaset medyayı yola getirebildi, ne medya siyaseti biraz olsun düzeltebildi!(Yoksa iki hedef de gerçekleşti de çıplak gözle fark mı edilmiyor, ne?)
İTİŞ KAKIŞ YARIŞ
İki taraf maça çıkar gibi, her Allah'ın günü birbirlerine çakıp duruyorlar. Her Allah'ın günü yapınca da, ülkenin yurttaş çoğunluğuyla pek bir ilişki kuramıyorlar.
Medyadaki reyting ve tiraj kavgası bir yanda, partilerdeki oy kaygısıyla popülerlik itişmesi öte yanda.
İş bu nedenle manzarayı hususiyemizi ve ortadaki hilkat garibesini en hazininden herhalde aşağıdaki fıkra sergiliyecektir:
"Çiftin yıllarca çocuğu olmuyormuş. Tedavi, doktor derken sonunda hamilelik gerçekleşmiş, doğum saati gelmiş. Anne içeriye alınmış, baba dışarıda biraz sonra bağrına basacağı yavrusunun aşkıyla volta üstüne volta vuruyor.
Derken doğumhanenin kapısı açılıyor. Hemşire hanım, babanın yanına yaklaşıyor. Yüzü azıcık karışık:
- Bakın eşiniz iyi. Doğum da başarılı. Yalnız bebekle ilgili size bilgi vermem gerek.
Baba nefes nefese soruyor:
- Yoksa?..
Hemşire:
- Hayır hayır. Çok şükür, sağ.. Ama.
Baba boynu bükük:
- Herhalde sakatlığı var diyeceksiniz. Olsun, ben onu kollarıma alır koklarım. Öyle büyütürüm.
Hemşire hanım:
- Maalesef iki kolu da yok!
Baba:
- Olsun, değil mi ki o benim bebeğim. Onunla koşarak oynarız.
Hemşire:
- Söylemek çok zor. Ama, bebeğinizin ayakları da yok!
Baba:
- Elsiz ayaksız insanlar da var.
Hemşire:
- Ama maalesef başka uzuvları da eksik!
Baba, üzgün ama coşkusu sönmek bilmiyor:
- Olsun, o benim kanım canım. Bebeğimi bağrıma basarım. Onu kuş sütleriyle besler büyürüm. Siz hemen yavrumu getirin göreyim. Ne olur.
Hemşire "peki" deyip biraz sonra kucağında bir kundakla geliyor.
Baba kundağı açıyor; bezler ortasında irice, ama pembe mi, pembe, sempatik mi sempatik bir tek kulak.. Evet tek bir kulak.
Baba kundağı sarmalayıp yüzüne yaklaştırıyor:
"Yavrum benim! Canım bebeğim benim" diye öpüp koklamaya başlıyor.
Hemşire, babanın omuzuna dokunuyor:
- Biraz bağırın. Doktorlar test yaptılar biraz işitme sorunu var.
* * *
Acaba Türkiye'nin medya-siyaset ilişkilerinde bir işitme sıkıntısı mı yaşanıyor?