İdam tarih boyu en çok tartışılmış cezalardan biridir. İnsan canının insan eliyle alınması, sadece ceza hukukçularını değil, sokaktaki adamı da ilgilendirmiş ve tartışmanın içine sokmuştur.
Bugün dünya üzerinde pek çok demokrat ülke, idam cezasını kaldırmış. Sürdüren var, bizim gibi.. Kaldırır gibi olup, geri dönen var, Amerika gibi..
Cezanın iki önemli sonucu vardır.
Birincisi ıslah edici oluşu.. Cezaevlerine pek çok ülkede "Islahevi" denmesi bundandır. Şu veya bu sebeple cezaevine düşmüş bir suçluyu, ıslah edip topluma kazandırmaktır amaç..
İdama karşı çıkanlar bu amaca dayanırlar genelde.. Adamı öldürürsen, ıslah etmen mümkün olmaz. İkincisi, caydırıcılığı..
Suçu cezasız bırakmazsan, başka kişileri suç işlemekten caydırırsın..
İdamı savunanlar, ölümün insanı en korkutan dolayısı ile en caydırıcı ceza olduğunu ileri sürüyorlar.
Bu konuda konuşan rakamlar var.. İdam cezasını kaldıran ülkelerde suç durumları nedir?..
Amerika, fevkalade arttığını belirlediği için geri getirdi. Geri getirmeyenler böyle bir bulguları olmadığını söylüyorlar..
Aslında bu tartışmayı dış dünyaya bakıp yapmak bizi yanlış sonuçlara götürür.
Konu Türkiye..
Türkiye idam cezasını kaldırabilir mi, bu lüksümüz var mı, bunu konuşmak gerek..
Şimdi gerçeklere bakalım..
Hapishaneden bir adam telefon ediyor dışarıya ve gencecik iki adam, gidip hiç tanımadıkları bir adamı öldürüyorlar.
Bunu yaparken emin oldukları birşey var..
Asılmayacaklar.. İçerde çok kalmayacaklar. İçerde iken kendilerine ve ailelerine çok iyi bakılacak. Çıktıklarında bankada hayli paraları olacak..
Cumhuriyetin 75 yılında, tam 45, yani ortalama her 1.5 yılda bir af yasası çıkaran Türkiye'de, hem de bugünün ekonomik ve özellikle infaz bakımından tefessüh etmiş konumunda, bir "umutsuz" genci cinayete ikna etmekten kolay ne var, söyler misiniz?..
Hepimizin canı içerde yatan birilerinin dudağından çıkacak iki sözcüğe bağlı.. Bunun için belki farkında bile olmadan onu öfkelendirecek birşey yapmamız, ya da bizden haksız talebini yerine getirmemiz yeterli..
Şimdi diyeceksiniz ki idam var da, bunlar aynen var mı?.. Var mı?..
Türkiye'de idam var mı?..
Adam gibi infaz var mı?..
Cezaevlerini Adalet bakanlığının değil, içerdeki babaların yönettiği bir ülkede, bir de hayalde de olsa idam cezasının kalktığını düşünün?..
İyi düşünün.. Sonra gene tartışmaya devam ederiz.
Yaşa sen Sacit, çok yaşa e mi!..
Bu ayıp bana değil, bu ülkenin, iki baldırı çıplağının peşine takılmış, gazetecilik yaptığını sanan magazin basınına.. Televizyonundan, dergilerine, gazete sayfalarına kadar, hergün birbirlerine nasıl başarılı magazincilik yaptıklarını anlatanlara yani..
Sacit Aslan telefonda "Hıncal ağabey çarşamba gecesi Maksim'i açıyorum.. Bebek Maksim" dediğinde hemen Yasemin'i aradım.. "O geceki tüm randevularımı iptal et" diye..
Sacit çok sevdiğim dostlarımdan.. Bilirsiniz.. Gazinoculuk onun işi.. Babası ile aralarına girdiler.. Baba oğulu ayırdılar.. Sacit'in pırıl pırıl yönettiği Taksim Maksim, kapandı gitti.. Sacit, Ertekin'de bizimle vakit öldürmeye başladı. Son zamanlarda kayıptı.. Meğer bu işle uğraşırmış..
Haber beni çok mutlu etti etmesine de, iki endişem vardı..
Birisi, ramazana ramak kalmışken açılış biraz geç, ya da biraz erken değil miydi?..
İkincisi.. Açılış için seçtiği solist kimdi?.. Pınar Altınok diye birini hiç tanımıyordum..
"Bu ayıp bana değil, magazin basınına ait" deyişim bundan..
Bir Pınar çıktı ki ortaya..
Hani Sacit "Maksim adının bir klası vardır, oraya ipini koparan çıkamaz" demiş ve ayrı düşmüştü babası ile ya..
Klas işte bu adını hiç duymadığım genç kız..
Nasıl pırıl pırıl bir ses.. Nasıl bir kusursuz alaturka tekniği.. Nasıl bir ses hacmi.. Nasıl tizlere çıkışlardaki, peslere inişlerdeki rahatlık..
Ben yıllar var, bu kadar güzel, bu kadar genç alaturka dinlediğimi hatırlamıyorum..
Nerde bu kızın resimleri, isimleri.. Nerde sayfaları.. Nerde radyo, tv programları..
Bir yıldız doğuyor, magazin basını habersiz.. Onlar bir filmde 30 saniye görünme ötesinde birşey yapmayan, her gece bir başkasının kollarına atılan çıplakların peşindeler.. Reyting diye, tiraj diye.. Hay sizin reytinginiz, tirajınız batsın e mi?..
Magazin basınının yanına bir de sanat basını koymamız gerek demek..
Akşam üzeri Özdemir Erdoğan'ı görmüştüm brt'de, takılıp kalmıştım.. Özdemir'i çok severim. Yeni bir CD yapmış galiba, anladığım kadarı ile.. Alaturkayı anlatıyordu..
"Bir zamanlar ince saz vardı" diyordu.. "Öyle kemanlar ordusu, senfoni kalabalığı değil.. Beş altı sanatçı.. Türk sazının bütün özellik ve güzelliklerini dinlerdiniz.. Nerde.." diye dert yanıyordu.. Tam onun üzerine, o gece.. Yedi kişilik bir harika saz.. Bir klarnet var ki.. Bir keman var ki..
Pınar "Çal kanunum çal" diye çınlarken, nerdeyse çıldıran bir kanun var ki..
Dedim ya.. Bu kadar lezzetli, bu kadar kaliteli ve bu kadar genç alaturkaya nasıl hasret kalmışım meğer?..
Daha önce de enfes bir fasıl vardı tabii.. "Gülşenim, hüsnüne kimler varıyor" diye aşık edip, "Pencere açıldı Bilal oğlan" diye coşturan bir keyif fırtınası..
Daha önce de, yemekte, ilk defa böyle bir yerde, insanı rahatsız etmeden, konuşmak, sohbet etmek isteyeni bağırma zorunda bırakmadan klavyesi ile yemek müziği yapan Metin.. Gene ilk kez dinlediğim bir sanatçı.. Nasıl güzel, nasıl nostaljik bir repertuar.. Quando Caliente el sol'dan tutun da, Volare ve Memories'e kadar..
Çok, ama çok keyifli bir geceydi..
Başka notlarım da var..
Mekan, Bebek BP üzeri, eski Restoran S.. Düzenleme ve yerleşim güzel.. Yalnız, dünyanın en güzel manzarası Boğaz'a açılan panoramik pencerelerin bütün gece perde ile örtülmesi günah.. Perdeler iner kalkar olmalı.. Yalnız şov sırasında inmeli..
Yemekler, bir alaturka gazinoda bugüne dek yemediğim kadar kaliteli ve lezzetli.. Şef Çırağan'dan gelmiş. Doğu mutfağını Batı ustalığı ile hazırlıyor.
Servis elemanlarına hayran oldum. Sanki 40 yıldır bu dükkanda ve 40 yıldır bize hizmet ediyor gibi.. Arı gibi çalıştılar bütün gece.. Her masaya, her insana yetiştiler..
Pınar'ın giysileri, nerdeyse felaket.. Bu kadar demode, bu kadar rüküş.. Anneannem yaşında gösteriyor kızı üstelik. Masamın ilerisinde Cemil İpekçi oturuyor.. Onun uçuşan tülleri ve genç kız çizgileri içinde düşündüm bir de..
Fevkalade kaliteli, fevkalade düzeyli bir yer yapmış Sacit, S Restoranı.. Ona yeniden hayat vermiş.
Benim gibi alaturkayı, ama böyle gerçek, sulandırılmamış, leziz alaturkayı sevenler için bulunmaz bir mekan olmuş, S!.
Fiatları da sordum.. "24 yıllık Chivas isteyenleri bilmem.. Ama benim normal müşterim şimdi senin oturduğun yerde, senin yiyip içtiklerini 25 milyon liraya yiyip içip eğlenecek" dedi, Sacit!.
Türkçe..
Bu dilin incelikleri var.. Bu dilin kendine has özellikleri var.. Hayır.. Adamlar kitabi.. Almışlar ellerine kitap bilgiçlik yapıyor, kafa karıştırıyorlar..
Türkçe Gönüllüleri Dil İzleme Gurubu diye bir sivil toplum örgütü (!) var. Bir de başkanları. Kerameti kendinden menkul..
Herşeye hem de nasıl maydanoz..
Ve de bilmiyor.. En büyük gerçeği bilmiyor.. Dil halkın konuştuğudur.
Fransız istediği kadar "Numarasız" desin, benim halkım bunu "100 numara" diye almış kullanıyorsa, değiştirmeniz mümkün değildir. Çiğdem Kiziroğlu "Manşetteki haberlerin başlıkları" demiş.. Bizim çok bilmiş düzeltiyor:
"Manşet, zaten başlık demektir." Hayır efendim.. Manşet, fransızcada başlık olabilir. Burası Fransa değil, Türkiye.. Burada manşet, birinci sayfanın tepesindeki haberdir.. 40 yıldır gazetecilik yaparım, kırk yıldır böyle kullandık hep. Bir yığın gazeteyi yan yana dizmişsen, manşetlere de bakabilirsin, manşet başlıklarına da..
atv, "amatör kamera" demiş.. Amatör kamera olmazmış, kameraman olurmuş.. Yok yahu.. Git bakalım video kamera satan bir dükkana, sana ilk ne sorarlar.. "Amatör bir kamera mı istiyorsunuz, yoksa profesyonel mi?.."
İki kamera arasında Himalaya kadar da fark vardır. Amatör kamerada görüntü kalitesi daha düşüktür. atv, görüntünün kalitesinin düşüklüğünü seyircisine açıklamak için bu ifadeyi kullanmak zorundaydı. Bu tür bilgiçliklere sakın, ama sakın kulak asmayın..