Deprem gibi, vergi de korkutan bir olgudur. 'Vergilendirilmiş Kazanç Kutsaldır' sözü işyerlerini süsler. Ancak, Türkiye, vergiye inananların ülkesi değildir. Daha doğrusu, bu ülkenin vergi fakirliğinin ardında, vergi oranlarının azlığından çok, kaçırılan verginin fazlalığı yatmaktadır.
Bu gerçeği herkes bilir ama, vergilendirilen tabanın genişletilmesiyle ilgili girişimler nedense başarılı olmaz. Onun yerine, geçen hafta yaşadığımız türden artçı vergi kanunlarıyla, bu boşluk doldurulmaya çalışılır. Milli geliri arttırmak esas hedefken, gider kalemlerini düşürme çabaları hızlandırılır. Devletin, tasarruf sahibi ve yatırımcılardan aldığı borçlara karşı, geriye dönük yürürlüğe soktuğu faiz vergileri de, bu masraf kısma mantığının bir parçasıdır.
Oyunun kurallarını oyun bittikten sonra değiştirmek, oyuncuların hakeme olan güvenini sarsar. Çünkü yeni kuralların da tekrar değiştirilmeyeceğinden emin olamazlar. Deprem vergisinin bir defaya mahsus olduğu açıklanmıştır. Deprem ve daha önemlisi Türkiye'nin içinden geçtiği ekonomik darboğaz olağanüstü bir durumdur. Ancak, vergi mükellefine yüklenen külfetin, ne şekilde kendisine geri döneceği, hangi projelerde ve hangi sürede kullanılacağı açıklanmamaktadır.
Devlet ile toplum birbiriyle yarışan iki ayrı takım değildir. Devlet ile toplum, aynı hedefe koşan takım arkadaşlarıdır. Fırsat eşitliği, demokrasi, insan hakları, ekonomik gelişme, ilerleyen yaşam standartları, devlet ile toplumun beraber kucaklamaları gereken hedeflerdir. Bu yüzden de devlet, toplumla ilgili alacağı kararları, onunla detaylı ve önceden paylaşmak yükümlülüğündedir. Kamu politikaları toplumla diyalog çerçevesinde oluşturulmalıdır.
Bu çerçevede, devlet bütçesi büyük açıklar verdiğinde, toplumun 'bana ne' deme hakkı yoktur. Elbette bu açıkların nedenleri ve muhtemel çözümleri kamuoyunda tartışılmalıdır. Ekonomi yönetiminin karar mekanizması büyüteç altına alınmalıdır. Ancak, Türkiye'nin 2000 yıl bütçesini dengelemeye ihtiyacı, yalnız devletin veya IMF'nin değil, hepimizin sorunudur.
Yeni vergi kanununun en eleştirilecek yanı, amacından çok yöntemidir. Amaç 2000 yılı bütçesini dengelemekse, doğru bir amaçtır. Bütçede deprem harcamalarının önemli yer tutması olasıdır. Ancak, deprem vergisi, vergi kaçıranı vergilendirmek yerine, vergi ödeyeni cezalandırmaktadır. Toplanan vergi yine para edecek, yine bütçeye katkıda bulunacaktır. Ama, acaba yapılış tarzı vatandaş-devlet ilişkisini gerer mi? Ek vergiler, devletin yeni borçlanma döneminde karşılaşacağı yerel ve uluslararası piyasa şartlarını olumsuz etkiler mi?
Türkiye, tarihi bir dönemeçten geçerken, bu vergi kanununun jet hızıyla onaylanması ilginçtir. Bu noktada, belki de 'artçı vergiler', uluslararası ekonomik itibarımızda ciddi bir yara açmayabilir. Ancak şunu da bilelim. Eğer Türkiye uluslararası piyasalarda saygınlığını sürdürürse; örneğin kredi notumuzda beklenen iyileşme yine de gerçekleşirse, bu, oyunun kurallarını sonradan değiştirmemize rağmen olacaktır. Yerel anlamda ise, kamu politikaları oluşturulurken vatandaş-devlet diyaloğunun ciddi anlamda iyileştirilmeye ihtiyacı vardır.