


Bir skandalın anatomisi
İstanbul'da, İstiklal Caddesi'nde alışveriş yapan 5 Alman işadamı, Türk polisince tartaklanarak yaka paça gözaltına alınsa ve basının gözü önünde karakola götürülüp 24 saat sorgusuz sualsiz bir hücrede tutulsa, sonra da "Biz sizi mafya sandık. Hata olmuş. Pardon" denilip bırakılsa, Almanya'nın tepkisi ve Türkiye'nin hali ne olurdu dersiniz?
Herhalde kıyamet kopardı.
Ama aynı şey Düsseldorf'ta gün ortasında en kalabalık caddede alışveriş yaparken "Rus mafyası" sanılıp Alman polisince sille tokat gözaltına alınan 2'si doktor 3'ü işadamı 5 Türk'ün başına gelince kimsenin kılı bile kıpırdamadı.
Bunda, dünyanın Türkiye'yi umursamaması kadar, -belki ondan da fazla- Türkiye'nin kendi yurttaşlarını umursamaması da rol oynuyor bence...
Dünyanın her yerinde polis, bu türden ciddi hatalar yapabilir. Önemli olan bu hatalar karşısında hükümetlerin ve toplumun nasıl tepki verdiğidir.
Gelin olayın üzerinden 10 gün geçtikten sonra bu tepkileri değerlendirelim.
***
Bu 5 Türk'ten birini yakından tanıyorum.
Dr. Ercüment Cengiz, son derece nitelikli bir tıp adamı olmasının yanı sıra, ilerici, "Batılı", sosyal yönü güçlü, renkli bir kişiliktir. Başından geçenleri kendi ağzından dinlerken, bunca zaman Türkiye'ye örnek gösterdiği "Avrupa insan hakları standartları"na olan inancının, bizzat yaşadığı acı bir olayla nasıl yıkıldığını gözledim.
Sanırım, ilk gözaltı deneyiminin travmasını artıran unsurlardan biri budur.
Diğeri ise herkesin gözü önünde yapılan bu kadar vahim bir hatanın, hem Alman, hem de Türk Hükümeti'nce sıradan bir olay gibi geçiştirilmek istenmesi...
Önce Almanya'nın tepkisine bakalım:
Yakalanan Türkler'e 24 saat boyunca hangi suçlamayla gözaltına alındıkları söylenmedi, durumu ailelerine bildirmelerine izin verilmedi, yasal zorunluluğa rağmen olay konsolosluğa haber verilmedi, hata anlaşıldıktan sonra da hiçbir Emniyet yetkilisi kendilerine bir açıklama yapmadı.
Olay Alman basınına "Skandal" olarak yansıdı, konu, derhal Yeşiller tarafından parlamento gündemine getirildi. Düsseldorf Emniyet Müdürü'nün istifası istendi. Olayla ilgili olarak bir başkomiser ve 2 polis memuruna işten el çektirilerek soruşturma başlatıldı. Ve nihayet 6 gün sonra, Düsseldorf Emniyet Müdürü ve Belediye Başkanı Türkiye Başkonsolosu'na bir mektup yazarak özür dilediler. Belediye Başkanı, mektubunda şöyle diyordu:
"İşin içyüzünü basından öğrendiğimde infiale kapıldım. Belediye Bşakanı olarak her ne kadar polisin görev sahasına etkim yoksa da bu olayı yine de kendi meselem olarak görüyorum. Tutuklama esnasında hata yapılabilir, ancak şehrimizde misafir olarak bulunan yurttaşlarınızın hiçbir haklı nedene dayanmadan polis tarafından 24 saat tutulmasına hiçbir şeklide anlayış gösteremem".
***
Peki yurttaşlarının uğradığı bu muamele karşısında Türkiye ne yaptı?
Almanya'daki diplomatlarımızın samimi çabaları ve medyanın konuyu duyurma gayreti dışında hiç...
İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı, olaydan 4 gün sonra nezaketen telefon edip "Arkanızdayız" dedi.
Ne Dışişleri'nden, ne insan haklarıyla ilgili kurum ve kuruluşlardan, ne de hükümetten hiçbir tepki gelmedi. Hükümet, bu pasif tavrıyla, yurttaşlarını hayal kırıklığına uğrattığı gibi, tam da Avrupa tarafından insan haklarıyla ilgili olarak köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde, avucuna gelen önemli bir kozu da değerlendirememiş oldu.
Türkiye, "Ben kendi yurttaşıma bundan da fena muamele ederken nasıl Almanya'dan hesap sorarım" ezikliği içinde olabilir, ancak bunun çaresi, bir yandan kendi evlerini toparlarken, diğer yandan da komşu evlerde itilip kakılan yurttaşların sahip çıkmakdır.
Şimdi bu 5 adam kendi çabalarıyla bir dosya hazırlayıp, Almanya'da bir avukat tutarak Alman Hükümeti aleyine dava açmaya hazırlanıyorlar.
Türkiye, onlara sahip çıkmak zorunda...
Çünkü bu 5 adamın mücadelesi, sadece bir haksızlığın telafi çabası değil, aynı zamanda, 5 yurttaşına bile sahip çıkamayan bir devlete yöneltilmiş okkalı bir "Kendine gel" çağrısıdır.