


Depremzede haykırıyor
Havaların biraz düzelmesi en çok depremzedeleri sevindirdi. Bir de bizim gibi, onları kar fırtınasının ortasında görenleri.. Kar ve rüzgâr tekrar başlamadan mutlaka bir çare bulunması gerekiyor. Başkan Clinton'ın ziyareti ve AGİT Zirvesi'nin olaysız kapandığını görünce "Devletimizin gücünü gösterdik" diyerek övünen devlet büyükleri, gidip deprem bölgesindeki sefalete baktıktan, onlarla bir gecenin soğuğunu ve acısını paylaştıktan sonra bu sözleri tekrarlasın. Ama kırmızı halılarla döşenmiş yollardan geçerek, temizlenip hazırlanmış çadırlarda kameralara "İşte biz de geldik" diyerek değil.. Sıradan bir vatandaş gibi gitmeliler. Ondan sonra sıcacık köşklerine dönüp, donatılmış sofralarına oturduklarında ellerini vicdanlarına koysunlar bakalım; "Güçlü devleti gördük" diyebiliyorlar mı?
Karın yoğun olduğu saatlerde Düzce ve Kaynaşlı'yı görmek üzere muhabir arkadaşım Haluk Soysal'la birlikte yola çıktık. İlk gözümüze çarpan prefabrik evler; gerçekten de büyük kibrit kutularından farkı yok. İlk fırtınada uçacak gibi görünüyorlar. "Yazık harcanan paralara" diyor insan.
KURA ÇIKARSA
Düzce'de evlerin çoğu yıkık. Üzerine apartman devrilmiş küçük bir evde ışıklar yanıyor. Belli ki çaresiz bir aile, her türlü tehlikeyi göze alarak evinde yaşamaya devam ediyor. İlk girdiğimiz çadır Bâki ve Cevahir Serçe'nin. Çadırın içinde bir gaz sobası var ve içerisi gaz kokuyor. "Bu, çocuğa zararlı değil mi? Zehirlenmekten, yangından korkmuyor musunuz?" diye soruyorum, sobaya asılmış plâstik kabı göstererek "Kenarına su koyduk" diyorlar.. Düzce'nin en güzel yerinde 140 metrekarelik bir evleri varmış eskiden...
Bâki Serçe 75 yaşındaki babasına bir prefabrik ev bulabilse... En büyük isteği bu. Eşinin en çok üzüldüğü şey ise kızının okula gidemeyişi. "Nasıl okuyacak bu çocuklar" diyor. Bir başka çadırın önüne kurulmuş sobada ısınmakta olan kadına soruyorum;
- İçerde soba var mı?
- Yok, biz korktuk, dışarı kurduk. Çok üşüyoruz. İçerde hasta bir bebeğimiz de var.
- Eşyalarınızı kurtaramadınız mı?
- Hiç kurtaramadık, hepsi parçalandı.
- Prefabrik ev verileceğini söylediler mi?
- Bugün gittim, "Yapılacak, kura çekilecek" dediler ama bize çıkacağını zannetmiyorum.
Çadıra girdiğimde kolu sarılmış yaşlı hanımı gördüm. Anneleriymiş; "Geçmiş olsun, depremde mi oldu" diye sordum. Ekmek kuyruğunda biri itince düşmüş ve kolu kırılmış.
Kaynaşlı'ya geçiyoruz. Felâketin yükü altında ezilen mutsuz yüzlü insanlar çadırların ve yıkıntıların arasında ruh gibi dolaşıyorlar. Sokak lâmbasının ışığında bir grup, bir yardımseverin kamyonetle getirdiği giyecekleri kapışıyor. Çoğunun ayaklarında terlik, sırtlarında bir hırka var. Birine "En çok neye ihtiyacınız var" diye soruyorum. "Lastik ayakkabı" cevabını veriyor. Su taşımak ve iş yapmak daha kolay oluyormuş. Kenarda annelerini bekleyen çocuklara "Gelin kartopu oynayalım" deyince yüzleri aydınlanıyor. Bu ortamda akıllarına gelmeyeni hatırlıyorlar: Oynuyoruz.
Çadırkentlerin tek tuvaleti var. Kullanmak isterseniz "Çok mecbur değilseniz, gitmeyin. Giremezsiniz pislikten" diyorlar.
UNICEF ekipleri ise hemen 180 çadırlı bir kent kurmuş. Çadırlar prefabrik evlerden daha sağlam, villa gibi. Su tankları, banyosu, reviri, restoranı; herşeyi mevcut. UNICEF bir de sağlık taraması yapıyor. Çocuklara vitaminli bisküviler dağıtılıyor. UNICEF Çadırkenti'nin yöneticisi "Bizim işimiz Çadırkent kurmak değil, çocuk ve annelerle ilgilenmek. Ama ihtiyaç olduğunu görünce elimizdeki çadırları dağıttık" diyor.
'O ÖLDÜ KURTULDU, YA BEN?'
Gerçekten de öyle. UNICEF'in uzmanlık konusu çocuklar. Peki onlar böyle kusursuz bir çadırkenti başarabiliyor da, işi âfet zamanı çadır kurmak, sağlık yardımına koşmak olan Kızılay ile bütün yardımları toplayan ve "Kışlık çadır sorunu yoktur" diyen devlet nasıl başaramıyor, birilerinin bunun hesabını vermesi lâzım.
Depremzedelerin de en çok sordukları soru bu: "Deprem için toplanan paralar ne oldu ki bize bu sefaleti çektiriyorlar?" İnsanlar işlerini, çalışan eşlerini, yıkılan evlerini, hayallerini bırakıp, uzaklaşmak istemiyor. Tek hayalleri bir prefabrik ev. Kadın ve çocuklar en büyük sıkıntıyı çekenler. "Bir rüzgâr olsa çadırları alıp gider. Kara da razıyız ama rüzgâr olmasın. Gece naylonları sıkıştırıyoruz, çivi çakıyoruz, yine uçuyor" diyorlar.
Gecenin geç saatlerinde depremde oğlunu kaybeden Emine Nine'nin çadırında lüks lambası ışığında kadın kadına sohbet ediyoruz. Emine Kaya'nın eşi ve bir oğlu da daha önce ölmüş. Küçük, üstü naylon kaplı çadırda iki gelini ve torunuyla yaşıyor. Birdenbire bastırıveren kış onları iyice bunalıma sokmuş.
"Burada yağdı mı bir metre kar yağar. Nasıl su taşıyacak, Ramazan'da nasıl oruç tutacağız" diyorlar lâfı birbirinin ağzından alarak. Gelin Ayşe Kaya, "Ailede geçimi kim sağlıyor, para bulabiliyor musunuz?" sorumu duyunca ağlamaya başlıyor. Gözlerinde sonsuz bir ümitsizlik gölgesi.. "Para yok, kocam yok, kimsem yok. O öldü, mezarı belli, benim nerede kalacağım bile belli değil" derken sesi kayboluyor, gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülüyor.
Kayınvalide Emine Kaya söze giriyor; "Gerçekten de Kaynaşlı'nın hali felç.. Çok felç. Yine başında erkek olanlar bir derece, evlerden elektrik filân aldılar. Biz kaldık. Tüp dağıttılar, bir tüp bile alamadık." Sonra depremde ölen oğlunu hatırlıyor, onun da gözleri doluyor; "Oğlum olsaydı.. Dükkanda hamsi kızartmışlar, yerken yıkılmış bina başlarına..."
Onlarla konuşurken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Çadırdan çıktığımızda kar ve ayazın arttığını görüyorum.. Arabaya doğru yürürken kafamda tek düşünce var; "Prefabrik evleri geciktirenler, deprem yardımlarının bile hesabını vermeyenler buraya gelmeli.. Görmeden ne büyük suç işlediklerini anlamaları mümkün değil!"