Suç benim günah benim
Kısa bir süre sonra kendini hatırlatmasına hiç gerek yoktu. Onu unutmak ne mümkün... Yine eski korkak halimize döndük. Yine şehir efsaneleri kol geziyor. Hele senaryoları okudukça fenalık geçiriyorum.
***
Oturduğum bölgeyi arıyorum deprem haritasında; turuncuya çalan kırmızı rengin içindeyim, onu biliyorum, çünkü İstanbul'da oturuyorum. Hesaba göre ölmeye 10 yıl var. Ama belki yarın, belki yarından da yakın, kimbilebilir...
Eskiden memur memur, kendilerine iş düşmeden oturan konu ile ilgili uzmanlar birden kapanın elinde kaldıkları şöhretleriyle konuştukça coşup, coştukça konuşuyorlar.
***
Kafamız karışıyor... Tabii ki konuşacaklar. Bilmek iyi, iyi olmasına da kime inanacağımızı şaşırmış vaziyetteyiz. Sanki pandoranın kutusu açılmış, içinden kötülük demeyelim de tüm kötü kehanetler fırlamış gibi.
Madem ki adamakıllı kuramadık başından beri sistemi (kendi kendine kurulmadı, biz kurduk, biz izin verdik) zararın neresinden döneceğimize kafa yoralım bari. Bunca zamandır hiç olmazsa teorik olduk (düne kadar teorik de değildik çünkü).
Hepimizin kulağı dolgun. Pratiği de, korkarım yakında başına gelmemiş olanlarımız başına gelince halledeceğiz(!) Deprem söz konusu olmasa öleceğimizi düşüneceğimiz yok. Ölmeyecek gibi yaşarken ne çok tedbiri elden bırakmışız.
***
Bize bir şey olmaz!" Öyle sanıyoruz. Böylece musibetin, nasihatin can sıkıcılığını ortadan kaldırdığı zamanlar oluyor. O zaman da sıkılacak can kalmıyor haliyle (!) Devletin tepesinden halkın ayağına kadar kimin ne yapacağını bilmesi gerekiyor.
Yaşamak istiyoruz... Hayat devam ediyor...
Bir dahaki emre kadar...