On gün önce "Yıldız Falı ve İktisat" başlıklı yazımda tahmin yapmanın zorluklarını anlatmıştım. O arada yer bilimlerinden örnek vermiştim. Çünkü 17 Ağustos'tan sonra öğretim üyelerinin deprem konusunda anlaşamadıklarını kamuoyu birinci elden izlemişti.
Düzce felaketinden sonra aynı süreç tekrarlandı. Marmara bölgesinde olabilecek bir depremin tarihi ve gücü hakkında çok farklı teoriler duyduk. Değişik ihtimaller anlatıldı.
Vatandaşlarımız bu durumu anlamakta zorlandılar. Gazete köşelerinde "bunların hangisi doğru söylüyor" şikayetleri başladı. Hatta, olay büyüdü ve hükümete kadar yansıdı.
Herkes gibi ben de şaşırdım. Ama çok farklı bir nedenle. Yer bilimlerinde uzmanlaşmış akademik ünvan sahibi kişilerin farklı hipotez ve teorilerden hareketle farklı sonuçlara ulaşmaları bana çok doğal geliyordu.
Beni hayrete düşüren, kamuoyunun bunu bilmemesi oldu. Belli ki insanımızın kafasındaki bilim kavramı ile benimki aynı değildi. Bilim, bilim adamı, öğretim üyesi gibi sözcükleri farklı anlamlarda kullanıyorduk.
Bir anı
12 Eylül döneminden bir gerçek hikayeyi hatırladım. Cunta üniversitelerde reform yapmaya karar vermişti. Meşhur YÖK kanunu hazırlanıyordu. Bazı üniversite hocaları ile de konuşuyorlardı.
Bir dostum anlattı. Kendisi Ankara'da şehircilik profesörü idi. Neyse, dönemin güçlü paşalarından biri kendisini çağırtıyor. Konu Ankara'nın kentsel gelişme planının hazırlanması.
Sohbet sırasında üniversite reformuna giriliyor. Paşa üniversitelerde büyük sorunlar olduğunu söylüyor. Hemen ilgili dosyayı getirtiyor ve bir örnek veriyor.
"Biz inceledik. Türkiye'de beş üniversitede şehircilik kürsüsü var. Ama her birinde başka bir program uygulanıyor. Olur mu böyle şey? Şehirciliğin bir tane doğrusu vardır. Hepsinin onu okutmasını sağlayacağız" diyor.
Belli ki 12 Eylül paşası yalnız değil. Türkiye'de kamuoyu da onun gibi düşünüyor. Bilimin birbiri ile rekabet halinde farklı teori ve hipotezlerden oluşabileceğini kabul edemiyor.
Özgürlük, çokseslilik ve bilim
Neden böyle? Çünkü bize bilim "mutlak doğrular" şeklinde tanıtıldı. Bir sürü hurafe "bilimsel" etiketi ile pazarlandı. Çoğu sağduyumuzla çelişiyordu. Ama bilimsel diye ideolojik fetvaları kabul etmemiz istendi.
Gerçek tam tersinedir. Bilimsel düşüncenin en büyük düşmanı "mutlak doğru" kavramıdır. Bilim adamları bugün doğru kabul edilen hipotezlerin yarın yanlışlığının kanıtlanması ihtimalinin yüksek olduğunu bilirler.
Tersi olsa, bilim ilerlemezdi. Bilimsel gelişme eski mutlak doğruların üstüne yeni mutlak doğruların keşfedilmesi ile olmaz. Yeni teoriler eskilerin yanlış yada eksik olduğunu kanıtladıkları için taraftar toplar.
Bu hep böyle idi. Hep böyle kalacaktır. En olgun gibi duran teoriler bile sürekli birileri tarafından sorgulanacaktır. Yetersizlikleri bulunacaktır. Bazıları toptan terkedilecekdir.
Bilimin özünde özgürlük ve çokseslilik vardır. Bilimsel gelişmeyi mümkün kılan bunlardır. Özgürlük ve çokseslilik bilimsel faaliyetin bir zafiyeti değildir. Tam tersine, esas gücüdür.
Aynen toplumda ve toplumsal gelişmede olduğu gibi...
https://www.ibun.edu.tr/akat