Yani çıldırmamak elde değil.. Bu kadar acemi, bu kadar meslekten uzak, bu kadar bilgisiz ve yeteneksiz insanların eline nasıl mikrofon veriyor ve milyonlarca insanın önüne nasıl "gazeteci" diye çıkarıyorlar?..
"Önüne gelen kendisine 'sanatçı' diyor" diye kızıyoruz. Önüne gelen "gazeteci" oluyor..
Yıl 1957.. Yeni Gün'de bir akşam üzeri oturuyoruz. Biri geldi, yanında biz yaşlarda bir delikanlı var, hafif kıro tipli.. M. Ali Ağabeyin arkadaşı imiş.. Yanındaki de oğlu..
"Yahu M. Ali" dedi, "Bu oğlanı her işte denedim. Bir bok (Affedersiniz ama, kullandığı sözcük bu..) olamadı. Al şunu gazeteci yap!.."
O zamandan bu yana, ne değişmiş diye bakıyorum, televizyon kanallarının, TRT dahil, eline mikrofon verip ekrana çıkardıklarına..
Önceden hazırlanırsa belki, ellerine bir iki soru sıkıştırılıyor.. Ama canlı röportajsa, insanı çıldırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar..
Maç bitmiş.. Takım kazanmış..
Soruyor:
"Ne hissediyorsunuz?.."
"Elinin körünü hissediyorum. Ben kazanmaktan hiç hoşlanmam. Şimdi kahroluyorum.." desin diye bekliyor herhalde..
Önünden 10 kişi geçiyor. Onuna da ayni soru..
"Ne hissediyorsunuz?.."
Hatta bir adım ileri gidiyor.. Soru sorulan geri zekalı ya.. Ne olup bittiğinin farkında değil..
"Polonya'yı muhteşem bir maçla yenerek, Avrupa Şampiyonasında ilk defa finale kaldınız.. Deprem felaketine uğramış milletin yüzünü de güldürdünüz.. Ne hissediyorsunuz?.."
Bu Allahın belası "Ne hissediyorsunuz" sorusu olmasa, maç bitince ne soracaklar çok merak ediyorum..
Yahu kardeşim, maçı izlemedin mi?.. Bu izlediğin maçta kafanda bir takım sorular oluşmadı mı?.. Onu sorsana..
Hayır.. Maçtan haberi yok. O sadece "Ne hissediyorsunuz" demeye gitmiş..
Maçtan önceki soru ise, aynen şu:
"Ne düşünüyorsunuz?.."
"Biz bu maçı kaybetmeye geldik. Beraberlikle bir puan alırsak çok üzüleceğiz" cevabını bekliyor olacak ki, sahada ısınan 11 futbolcunun onbirine, idareciye, teknik adama de ayni soruları sorup ayni yanıtları alıyor.. Alıyorlar.. Yıllardır..
"İyi hazırlandık. Buraya kazanmak için geldik. Rakip de zorlu takım" yanıtını televizyonlarda kaç bin kez izlediniz?..
Biz dinlemekten bıktık, onlar sormaktan bıkmadılar..
Bıkmadılar çünkü soracak soruları yok..
Hakan Şükür'e ayrı, Rüştü Rençber'e ayrı soru soracak futbol bilgileri, kültürleri yok..
Dahası sorumlulukları yok..
Onlar bu aptal soruları tekrar tekrar soruyor, o televizyonlar da tekrar tekrar yayınlıyorlar.. Spor servisi müdürlerinin topunu kovardım ben genel müdür olsam.. Bu rezaletleri her hafta bıkmadan, usanmadan spor programı diye yayınladıkları için..
Dahası patron olsam, onları kovmayan genel müdürleri kovardım..
Haaa.. Bakın maçı izleyen de var.. O da maçı izlediğini kanıtlama peşinde..
Uzun uzun maçı anlatıyor.
"İrlanda çok tehlikeli akınlar yaptı. Ama Rüştü de harika kurtardı. Mağlup duruma düştüğümüz halde oyunu bırakmadık. Ve de son dakikalarda gelen penaltı ile gollü beraberlik amacımıza ulaştık, değil mi?.."
Ne desin şimdi adam?..
"Evet" diyor..
İkinci soru.. Gene uzun uzun kendi kanaatlerini anlatıyor, gene "Değil mi..." diye bir soru..
Röportaj bitiyor, sunucu etmiş bin laf. Konuşması gereken adam etmiş üç laf.. "Evet.. Hayır.. Evet.."
Yahu röportajlar, konuşmak değil, konuşturmak için yapılır kardeşim, sana daha bunu öğreten çıkmadı mı?..
Hayır çıkmaz.. Kim öğretecek, bu spor müdürleri mi?.. Bilseler yayınlarlar mı?.. Bilseler o adamın eline bir daha mikrofon verirler mi?..
Televizyonculuğun yarattığı bir de yeni gramer var..
Türk dil bilgisine yeni bir soru şekli girdi..
Mikrofonu adama uzatacaksın.
"Penaltıdan bir gol attın" diyeceksin ve bekleyeceksin..
Bu yeni soru şekli.. Bu TV usulü yeni soru şekli..
Soru nerde?..
Sessizlikte..
"İlk maç gollü berabere bitti.. Nokta.. Bekle.."
Al sana bir soru cümlesi..
Yapmayın.. Bu mesleği bu kadar ucuz etmeyin..
Nerden topluyorsunuz bu adamları.. Bu soru sormayı bilmeyen, yaşanan olaya ve karşısındaki kişiye göre değişik soru üretmeyi beceremeyen adamın elinde mikrofonun işi ne?..
Milyonlarca insanla alay etmeye, onları eşek yerine koymaya, ekran başında çıldırtmaya utanmıyor musunuz?. Canlı yayın adam yetiştirme yeri mi?. Yetişiyorlar mı?. Bunca yıldır bir adım ileri giden var mı?.
Bunca meslek fakültesi var.. Bunlar adam yetiştirmiyor mu?.. Yoksa siz, adam değil de eş dost mu alıyorsunuz mesleğe..
Ayıp yahu..
Meslek adına ayıp..
Bunları dinlerken "Buna da, bana da gazeteci diyorlar" diye utanmıyor musunuz, beyler?..
Ateş olmayan yerde..
Osman Tamburacı, bir TV canlı yayınından çıktıktan sonra, hem de o yayına davet edilen magandaların saldırısına uğramış. Konuştum; "Hayatta kalmam mucize" dedi. Anlattıkları tüyler ürpertici..
Polis saldırıyı düzenleyen dört kişiden ikisini belirlemiş. Fenerbahçe amigoları..
Buyrun burdan yakın..
Benim meselem Fenerbahçe ile değil.. Çünkü, Fenerbahçe değil ki sadece.. Her klübün amigoları ve besledikleri çeteler var. Burada piyango Fenerbahçe'ye çıkmış..
Meselem kendi meslekdaşlarımla..
Bütün spor sayfaları manşetten girmeli, onlarca köşe yazısı yayınlanmalıydı..
Hayır..
Ölü toprağı serpilmiş üzerimize..
Hatta içimizden "Oh olsun. Hakketmişti kerata" diyoruz belki de..
Ve böyle olunca ne oluyor?..
Her nabza uygun şerbet verenler yazmaya devam ediyor, yürekli sesler, pisi pisine linç edilmeyi, bacaklarından vurulmayı göze almadıklarından birer ikişer susuyorlar.
Türk spor medyasının, siz Türk spor okuyucusunu nasıl bir gazete okumaya mahkum ettiğini görüyorsunuz herhalde..
Yazıklar olsun..
Mesleğine ve meslekdaşına sahip çıkmayan, düşünce özgürlüğünün arkasında Çin seddi gibi durmayan Türk Spor Medyasına yazıklar olsun!..
Nafiz Zorlu'yu, Altay - Beşiktaş maçının ardından televizyonda izlemiş, nasıl mutlu olmuştum. Bu kadar fair play'ci bir başkan olur diye..
Söyledim de, NTV'de bu mutluluğumu..
Ve hevesim kursağımda kaldı..
Altay'ı, ülkenin lider takımlarından biri yapmak üzere kolları sıvayan Teknik Direktör Ümit Kayıhan beklenmedik bir şekilde görevden alındı.. Daha doğrusu işin iç yüzünü bilenler bekliyormuş..
Beni aradılar..
"Başkana gereğinden fazla prim verdin" dediler.. "Bekle neler olacak.."
Olacakları da anlattılar..
"Ümit Hoca bu yıl Avrupa Kupalarından birinde oynamağa niyetli.. Bu yüzden tek oyuncusunu vermek istemiyor. Tersine yeni transfer peşinde.. Başkan ise klübe verdiği 10 milyon doları oyuncu satarak kurtarmaya savaşıyor."
Başkan üstelik Altay çok başarılı sonuçlar alırken ve Ümit Kayıhan "Sonuçlar iyi ama, daha henüz istediğimiz futbolu oynamıyoruz" derken, hocayı aniden kovdu..
Bir hafta sonra da haber geldi.
Altay, Bayram ve Murat Alaçayır'ı Beşiktaş'a satmıştı..
ooo
Trabzonspor Başkanı M. Ali Yılmaz benim öbür ayağımı da kaşıyacağını ilan etti ya..
Trabzon'un medya efesi sahip çıkıyor!.
Efendim hakketmişiz..
Örnek veriyor:
"Sevgili Turgay Şeren'in Galatasaraylılığı ve yazarlığı tartışılır mı?. Asla ve asla.. Turgay Şeren, Galatasaray maçlarının dışında da yorum yapabiliyor, hatta Trabzon Kongresine bile gelebiliyor. Üstelik alkışlarla karşılanıyor, peki neden?.."
Ayni gazetede, tesadüf bu ya, iki sayfa sonra, Huysuz İhtiyar Köşesinde, Oğuz Aral, Orhan Kaynar'a sanki yanıt veriyor:
"Futbol yazarlarının bir bölümü reyting uğruna seyirci kışkırtıcılığı yapıyor. Ya da korkusundan kulübünün taraftarlarının azgınlığını görmezden geliyor. Hatta haklı çıkarmaya çalışanlar bile oluyor."
Neden?..
Çünkü bir evvelki Polonya maçında, hakem aleyhine faul çaldığı zaman topa öyle bir şut atmıştı ki, hakemi protesto için..
Emre, Türk futbolunun gelecekteki en büyük yıldız adaylarından biri.. Ama bu kafayla giderse hiçbirşey olmaz. Yakın bir gelecekte, Galatasaray'dan kovulursa şaşmam.
Allahın verdiği çok büyük bir yeteneği, çok ters bir kafa yiyip bitiriyor.
Emre akıl almaz bir küstahlık içinde oynuyor maçlarını.. Şımarıklık demiyorum, ötesinde..
İçinde olduğu her pozisyonda hakemle uğraşıyor. Kendini olur olmaz yere atıyor, Oscar ödülü aldıracak kıvranmalar içinde oyunu durduruyor. Oysa kendisi rakibe en insafsız, hatta onun futbol hayatını bitirecek sertlikte giriyor.
Ne kendisine, ne takımına karşı en ufak bir sorumluluk duygusu yok. Durmadan sarı kart görüyor.
Onun yüzünden Galatasaray'ın bugüne dek neler kaybettiğini biliyorum. Belli ki Fatih Terim de Emre'ye söz geçiremiyor.
Yazık..
Bak Sevgili Emre,
Gazetecilik yaşamım nerdeyse yarım asra yaklaşıyor.. Senin gibi nicelerini gördüm. Gittiler, bir daha gelmediler. Ama onların yerine onlarcası geldi.
Adam gibi futbol oynamazsan, sonunda kaybeden sen olursun..
Futbolculuğu öğrenmeden sportmenliği öğrenmen gerek.
Bugüne kadar sana tahammül edilmesi, gençliğin ve tecrübesizliğinden. Sabırla adam olman bekleniyor..
Bu sabrı taşırma sakın!..